26 Kasım 2008 Çarşamba
13 Kasım 2008 Perşembe
YÖK NEDİR, KİME DENİR? GENÇLİK MUHALEFETİNİN BUGÜNÜNE DAİR-ONUR KILIÇ

Karşımızda duran sorun üniversitelerde AKP‘ye karşı ortaya çıkan gericilik ve piyasacılık karşıtı tepkiyi politikleştirmekle ilgilidir. Bunun aracı olarak da bir politik program ve eylem biçiminin ortaya çıkarılması ihtiyacını gerekli kılmak, gençliğin demokratik ve özgürlükçü muhalefet kanalını inşa etmektir.Alanda yürütülecek çalışmayı kaba, salt bir AKP karşıtlığıyla yürüten yapılar olduğunu daha önce ifade etmiştik. Bunu kırmanın yolu da aynı şekilde bugünün yürütücü öznesi AKP‘ye ve düzenin eski kalıntılarına karşı solun kendi siyaset çizgisini hegemonik hale getirerek muhalefet odağı olmasıyla mümkün olacaktır.
10 Kasım 2008 Pazartesi
CHANGE, ÇENÇ DİYE OKUNUR!

Ve bu da Obama’nın tek kelimelik sloganınıdır: DEĞİŞİM! Oysa bu kelime bizde “çenç (change) araba” lafıyla birlikte anılır. Efendim aracın künyesindeki en önemli bilgilerden birisi onun şasi numarasıdır. İşte otomobillerde şasi ve motor numarasının çaktırmadan değiştirilmesine bu işin piyasasında ‘change’ denilir.
Peki bu işlem nasıl yapılır? Mesela ağır hasarlı ve sigorta şirketleri tarafından hurdaya çıkartılmış bir araç uyanık kişiler tarafından satın alınır; bu arada aynı aracın özelliklerine uygun başka bir araç çalınmıştır ve zuladadır. Çalıntı aracın şasi numaraları taşlama ve zımparalama yöntemiyle kazınır, daha sonra ağır hasarlı olarak satın alınan aracın şasi numarası çalıntı araca numaratör ile vurularak veya enjeksiyon iğnesiyle yazılır; işlem yani ‘change’ gerçekleşmiştir.
Peki bunu kimler yapabilir? Tek kişi kesinlikle üstesinden gelemez; en azından hırsız, kaportacı, hurdacı işbirliği, yani organize ve sistematik bir çalışma şarttır. Polis kayıtlarında da zaten organize suç örgütleri diye anılırlar.
ABD de kendi çapında (küresel çapta!) organize bir suç örgütü değil midir? Evet öyledir.
İşte şimdi de ABD hurdaya çıkmış umutların, şunların bunların şase numarasını aldı ve sisteme monte etti. Ve ABD sistemini çenç etti! Böyle bakılınca, Obama da enjekte edilmiş bir şase numarasından başka bir şey değil.
Ayrıca tecrübeyle de sabittir, her Amerikan rüyası, gezegen için bir kâbustur. Elbette bir siyahın başkan olması ABD için önemli bir değişim, bu vesileyle Amerikan seçmeni de kocaman bir aferini hak etmiştir; ama bu kadar, abartmamak lazım.
İllet oluyorum şu tür bilmişliklere: Yeni bir çağdaymışız da, değişimi görmek lazımmış da… Bunu kime diyorlar? Diyalektik yöntemi düstur edinmişlere, değişimi hem de kökünden değişimi her zamanda ve mekânda ölesiye savunanlara, devrimcilere… Neymiş? Değişimi göremiyormuşuz, eski kafalıymışız… Neden? Çünkü onlar gibi düşünmüyormuşuz… Şimdi Obama da ‘change’ yani değişim diye kazandı ya… İşte böyle, tek yol devrim diyenlerin karşısında tek yol değişim diyenler mevzilendi. Change denilince, bu tek kelimeyle ikna olanlar elbette yine tek kelimeyle komik duruma düştü. Van’ın Gürpınar İlçesi Çavuştepe Köyü sakinleri, ABD"nin 44"üncü Başkanı seçilen Barack Obama için 44 kurban kesip, davul zurna eşliğinde halaylar çekmişlerdi ve gülmüştük. Peki İsmet Berkan’ın, Cengiz Çandar’ın ve cümle Taraf taifesinin bu köylülerden bir farkı var mı?
Tahlili filan bir kenara bırakıp temennileri dile getiren yazılar gırla gidiyor. Hızlarını alamayıp Obama’ya laf edene “Ergenekoncu, ulusalcı” diyorlar! Obama falan bilmem. Ben müzmin bir ABD emperyalizmi karşıtıyım. Bu sistemin başına, Marx bile gelse ondan gıcık kaparım. Yani çenç ederek şasi numarası değiştirme numarasıyla sistemin değişeceği mavalına inanmam!
Elbette Obama vaveylasının ideolojik boyutu da önemli. Son hadise, “fırsatlar ülkesi” olmanın bir ispatıymış. Nazar etme ne olur çalış senin de olurmuş! Lakin bilinir ki, ABD sisteminde hiçbir şey tesadüfen olmaz. Hep birlikte göreceğiz, küresel hegemonyası her yönden darbeye maruz kalan ABD, Obama’yla birlikte “B planını” devreye sokacak ve bize de yine “Oha!” demek kalacak. Ayrıca, zımnen de, bu sistem olmazı olduracak güçte olduğunu da göstermiştir. Yani gezegenin başka köşelerinde de olmazı olduracak güçte olduğunu da…
Peki “bizimkisi” Bush mudur Obama mıdır? Bizimkisi biraz İspanyolcadır: George Recep Barrack Tayyip Bush Obama Erdoğan… Eh, isim biraz uzun oldu, bari ben lafı uzatmayayım:
El eliyle gerdeğe girilmez! Tek kelimeyle de sistem filan değişmez!
9 Kasım 2008 Pazar
Marx ne demişti ki? -Sungur SAVRAN

Marx ne demişti ki? -Sungur SAVRAN
2008, muhtemelen 1929 yılı gibi, kapitalizmin tarihinde bir dönüm noktası olarak anılacak. Uluslararası kapitalizmin sonu gelmek bilmez finansal çöküşüne gelişmiş-emperyalist ya da emperyalizme bağımlı bütün ülkelerde üretim-yatırım-büyüme alanında, yani reel ekonomide derin bir krizin eşlik edeceğine dair belirtiler daha şimdiden ortaya çıkmış durumda. Burjuvazi bunun adını hâlâ “resesyon” (daralma) olarak koymakta ısrarlı. Bütün burjuva basın-yayın organlarında “resesyon”un ne kadar derin olacağı ve ne kadar uzun süreceği tartışılıyor büyük bir korku içinde. Siz bunu “resesyon mu yaşanacak yoksa düpedüz bir depresyon mu?” olarak okuyabilirsiniz. (“Resesyon” ile “depresyon” arasındaki farkı daha önce çeşitli yerlerde, bu arada Mavi Defter sayfalarında anlatmış olduğumuz için burada konuya yeniden girmiyoruz. İlgili okur bu ayrım için şu yazımıza bakabilir: “Mriz var mı yok mu?”, özellikle “Depresyon olasılığı” bölümü.)
“Depresyon” çok yüklü bir kelime elbette. Dünya kapitalizminin 30’lu yıllardaki deneyimini, özel olarak da dünya ekonomisinin paramparça olmasını, faşizmin yükselişini ve İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesini hatırlatıyor. Burjuva yayın organlarının moralleri bozmamaya çalışmasını anlamak gerekiyor. Ama öte yandan kriz o kadar sarsıcı, o kadar derin ki, her şeye rağmen bastırılamayan bir dürtü ile hem dünyada hem Türkiye’de aynı yayın organları iki soruyu gündemde tutmaktan ve böylece kapitalizmin prestijinin yerlerde sürünmesine katkıda bulunmaktan kaçınamadılar: “Kapitalizm çöküyor mu?” ve “Marx haklı mıydı?”
İlk sorunun cevabını çok çeşitli yayın organlarında bütün açıklığıyla vermiş bulunuyoruz. Yaşanan kriz elbette kapitalizmin krizidir, hem de tarihindeki en ağırlarından biri. Ne birilerinin “açgözlülüğü”nün ürünü olarak nitelenebilir ne de “piyasaların iyi yönetilememesi”nin. Bunlar sadece sonuçtur, krizin nedeni kapitalizmin doğasına içkin çelişkilerdir. Bu anlamda yaşanan çöküş kapitalizmin çöküşüdür. Bu söylendiğinde elbette yanlış anlaşılabilecek bir şey var: Kapitalizm çöküyor ve bir üretim tarzı olarak tarih sahnesinden siliniyor mu? Hayır, kapitalizmin ortadan kalkması, yerini başka bir toplumsal formasyona bırakması ancak sınıf mücadelelerinin ve bunların doruk noktasını oluşturan devrimlerin bir sonucu olarak mümkün olur. Büyük krizler bu tür bir gelişmeyi hızlandırabilir, ama ortada otomatik bir bağ yoktur.
İkinci sorunun cevabı ilkiyle doğrudan ilişkili. Kapitalizmin bu büyük krize yol açan çelişkilerini ekonomi politiğin eleştirisi çerçevesinde bütün ihtişamıyla sergileyen ve sonuçlarını çıkaran Marx elbette haklıydı.
Ama bu tartışmada açıkta kalan bir şeyler var. Burjuva basın-yayın organları “Marx haklı mıydı?” derken aslında sordukları sorunun anlamını bile bilmiyorlar. “Marx ne demişti ki haklı mıydı?” diye soracak olsanız düzen gazetelerinin yayın yönetmenlerinin ya da ekonomi servisi şeflerinin verebileceği cevap muhtemelen “Canım, Marx kapitalizmi eleştiren en büyük düşünür, kapitalist sistemin işlemeyeceğini öngörmüş” düzeyinde kalacaktır. Elbette burjuva basınında biraz daha akıllı yazılar çıkıyor. Örneğin Britanya’da Anglikan Kilisesi’nin ruhani lideri olan Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams sağcı The Spectator dergisinde “Kabul edin: Marx kapitalizm konusunda kısmen haklıydı” başlıklı yazısında finans dünyasındaki gelişmeleri Marx’ın meta fetişizmi kavramıyla ilişkilendirerek Hıristiyan ilahıyatının terimleriyle “putperestlik” olarak tanımlıyor. Ama genel düzey elifle mertekin ancak ayrılabildiği bir düzey.
Biz bu yazıda, cevabı aşikâr olan “Marx haklı mıydı?” sorusunun ötesine geçerek Marx’ın ne konuda haklı çıktığını anlatmaya çalışacağız. Bunun bir yararı da, krizin gerçekten kapitalist üretim tarzının çöküşüne işaret ettiğini daha belirgin biçimde ortaya koymasında. Çünkü büyük krizler, büyük savaşlardan ve ekolojik krizlerden de daha fazla, kapitalizmin tarihsel olarak miadını doldurduğu, üretici güçlerle çelişki içine girdiği, insanlığın daha ileriye doğru yürümesinde bir engel haline geldiği gerçeğinin bir ifadesidir. Yazıyı kısa tutma çabası meselenin sadece ana noktalarına değinmemize el veriyor. Argümanları ayrıntılı biçimde ortaya koyma olanağına sahip değiliz. Bu konuda okura, yakında Belge Yayınları’nca ikinci basımı yapılacak olan Dünya Kapitalizminin Bunalımı başlıklı (Nail Satlıgan ile birlikte hazırlamış olduğumuz ve dünyanın dört bir köşesinden bir dizi Marksistin değerli çalışmalarını bir araya getiren) derlemeyi önermekten başka çaremiz yok.
Yazıyı kısa tutma çabası şematik bir sergilemeyi gerekli kılıyor. Marx’ın kriz konusunda neler söylediğini bir dizi ana başlıkta özetleyeceğiz ve uygun olduğu yerde bu söylenenlerin bugünkü krizin anlaşılmasına nasıl katkıda bulunduğunu ortaya koyacağız.
1) Burjuva iktisadı kriz konusunda sınıfta kalmıştır.
İktisat biliminin doğuşundan bu yana ortaya çıkan ana iktisat okulları arasında krizi kapitalist üretim tarzının bir hareket yasası olarak ortaya koyan tek okul ekonomi politiğin Marksist eleştirisidir. Burjuvazinin hakim ideolojisinin ana unsurlarından biri olan iktisat bilimi, bütün tarihi boyunca, bazı istisnai düşünürler dışında, kapitalizmin doğası gereği sürekli olarak kriz üreten bir sistem olduğunu yadsımıştır. Adam Smith (1776) ve David Ricardo’dan (1817) 1870’li yıllara kadar hakim okul olan klasik ekonomi politik döneminde bu yadsıma ünlü Say Yasası biçimini almıştır: Her üretim kendi talebini yaratır. Dolayısıyla ekonomi her üretim ölçeğinde pürüzsüz biçimde büyümesini sürdürür. Buna toprak sahipleri sınıfının çıkarlarını savunan rahip Malthus ile kapitalizmin ezdiği küçük burjuvazinin çıkarlarını korumaya çalışan Sismondi gibi istisnai iktisatçılardan başka kimse karşı çıkmamış, Ricardo gibi büyük bir iktisatçı bile Say Yasası’na gönülden destek vermiştir.
1870’li yıllardan sonra ise, bugün üniversitelerde okutulan neoklasik iktisatın hâlâ temelini oluşturan genel denge teorisi, bütün piyasaların karşılıklı olarak temizlendiği anlayışından hareketle krizi olanaksız hale getirir. Dolayısıyla bu okullara göre ne aşırı-üretim mümkündür ne de aşırı birikim. 1930’lu yılların Büyük Depresyon’unun ürünü olan Keynes, bu gelenekten bir kopuşu temsil eder. Onun “eksik istihdam” diye andığı durumlar, kapitalizmin krizlerine karşılık verir. Böylece kriz ilk kez ana damar bir burjuva iktisatçısı tarafından kapitalizmin işleyişinin olağan bir durumu sayılmıştır. (Bizde Keynes’i solcu zannedenler çoktur; bu yanlışın tartışılmasına burada girmemize olanak yok.) Ama sermaye birikiminin neden zorunlu olarak kriz ürettiğinin açıklaması Keynes’te de yoktur. Daha da önemlisi, burjuva iktisadı Keynes’in teorisini buna rağmen evcilleştirmiş, neoklasik iktisadın bir parçası haline getirerek buna “büyük neoklasik sentez” adını vermiştir. En önemlisi ise, Keynesçi ekonomi politikaları ile birlikte devlet müdahalesi sayesinde krizlerin ilga olmuş olduğu iddia edilmiş, böylece Keynes teorisi orijinal anlamının tam tersi yönde bir işleve koşulmuştur. 1974-75’ten itibaren depresif eğilimli yeni uzun kriz başladığında (bu konuda Mavi Defter’de Ekim ayında yayınlanan “‘Tarihin Sonu’nun Sonu” başlıklı yazımıza bakılabilir), Keynesçilik gözden düşmüş, bu kez neoliberalizmin kapitalist piyasaya imanı krizin karşısına çıkarılmıştır. Neoklasik iktisadın hakimiyeti döneminde de krizler üzerinde ciddiyetle duran burjuva iktisatçıları (bir Schumpeter ya da bir Minsky) ana damar burjuva iktisadının dışında kalan ayrıksı yazarlardır. Bugün burjuva iktisadı kriz karşısında bir kez daha iflas etmiş durumdadır.
2) Marx krizi kapitalist üretim tarzının bir hareket yasası olarak analiz etmiştir.
Kapitalizmi klasik ekonomi politiğin eleştirisi temelinde ayrıntılı olarak analiz eden Marx, bu üretim tarzının doğası gereği krizlerle karşılaşacağını, sermaye birikiminin canlı dönemini mutlaka krizlerin izleyeceğini ortaya koymuştur. Bu iddiayı iki düzeyde açıklamak mümkündür. (Aslında üç düzeyden söz etmek mümkün ama bunlardan biri biraz teknik bir tartışmayı gerektirdiği için burada ona girmeyeceğiz.)
İlk düzeyde, kapitalizmin anarşik doğası krizleri olağan bir sonuç haline getirir. Kapitalizmin anarşik doğasından anlaşılması gereken hiçbir yasaya tâbi olmadığı değildir. Bunun şöyle anlaşılması gerekir. Bu toplumda üretim büyük ölçüde toplumsallaşmıştır, yani bütün üretim ve dağıtım faaliyetleri birbirine bağımlı hale gelmiştir, kimse kendine yeterli değildir. Buna karşılık üretime ilişkin bütün kararlar her biri kendi çıkarını izleyen üretim araçları sahipleri, giderek büyük sermayedarlar tarafından birbirinden bağımsız olarak verilmektedir. Yani çok karmaşık bir üretim mekanizması bütünüyle plansızdır. İşte bu çelişkidir ki kapitalizmde krizleri olanaklı hale getirir, olağanlaştırır. Eğer bu söylenen doğru ise, elbette üretimin toplumsallaşması ilerledikçe krizler de o denli sert ve derin olacaktır. (Buna aşağıda döneceğiz.)
Bu ilk düzeyde Marx krizlerin olanaklılığını saptamış olur. İkinci düzey ise krizlerin nedenselliğini açıklar. Krizler için Marksist akım içinde farklı açıklamalar getirilmiştir. Ama bizce Marx’ın esas açıklaması kâr oranının düşüş eğilimi yasasına dayanır. Sermaye üretilen toplam değerin gittikçe daha büyük bölümüne el koyma, yani onu artı-değere dönüştürme açlığı içinde giderek daha fazla değişmez sermayeye (esas olarak makinelere ve otomasyona) yatırım yapar, değişken sermaye (yani emekgücü) sermayenin bileşimi içinde göreli olarak azalır. Oysa buradan derin bir çelişki doğar, çünkü artı-değerin kaynağı emekgücüdür. Dolayısıyla, yatırılan sermayeye oranla elde edilen artı-değer yetersiz hale gelir, kâr oranı düşmeye başlar. Bu, elde edilebilecek artı-değere oranla sermayenin aşırı birikimi durumudur. Kâr (artı-değer) elde etmek ve bunu yeniden biriktirmek sermayeyi harekete geçiren unsur olduğuna göre, birikim yavaşlar, yani yeni yatırımlar azalır. Bunun sonucunda talep daralır, bu da bir aşırı üretim durumu doğurur. Yani aşırı üretim krizleri diye bilinen şey, krizin ortaya çıkış biçimidir. Talep eksikliği bir neden değil bir sonuçtur.
Kâr oranının düşüşü eğilimli bir yasadır. Yani mutlak biçimde ortaya çıkmaz, karşı eyleyen bir dizi etkenle etkileşim içinde belirli koşullar altında gerçekleşir. Bir kez gerçekleştiğinde kriz kaçınılmaz hale gelir. Geriye krizi tetikleyen bir takım unsurların ortaya çıkması koşulu kalır. Somut dünyada kriz çok çeşitli nedenler tarafından tetiklenebilir. Kimi zaman kriz üretilen malların satılamaması biçiminde, yani bir aşırı üretim krizi olarak ortaya çıkar, kimi zaman belirli bir metanın fiyatının (örneğin 1974-75’te olduğu gibi petrolün) aşırı pahalılaşması sonucunda patlak verir, çoğu zaman da 1929’da veya bugün olduğu gibi parasal krizler (banka iflasları, borsa çöküşleri vb.) biçimini alır. Tetikleyici neden ile krizin temelindeki nedeni birbirinden ayırmak, Marksist analizin burjuva yaklaşıma göre en önemli üstünlüklerinden biridir. Burjuva bakış açısı yüzeydeki olgularla oyalanır ve her krizde neredeyse rastlantısal farklı bir neden görür. Marksist analiz ise görünüşün ardına geçer, sermaye birikiminin temel dinamiklerini kavrar, ama elbette bunun somut dünyada yaşanan gerçeklikle de bağını kurar.
Bugüne kadar yapılmış ciddi ampirik araştırmalar çeşitli gelişmiş-emperyalist ülkelerde kâr oranının 1960’lı yılların sonunda-1970’li yılların başında gerçekten düştüğünü gösteriyor. Bu düşüş 1970’li yılların ortasında başlayan ve günümüze kadar süregiden uzun krizin temelinde yatan nedendir. 1974-75’te patlak veren ve petrol üreticisi ülkeler örgütü OPEC’in petrol fiyatlarını büyük ölçüde yükseltmesi dolayısıyla “petrol krizi” olarak bilinen uluslararası resesyon uzun krizin tetikleyici faktörüdür. Burjuva düşüncesi yüzeydeki gelişmelere hapsolduğu için uzun süre “petrol krizi”nden söz etmiştir. Marksist analiz ise 1970’li yılların ortasından itibaren dünya kapitalizminin içine girdiği dönemin depresif eğilimli bir uzun kriz olduğunu erkenden tespit etmiştir. Geçen yıllar Marksistlerin bu konuda bütünüyle haklı olduğunu ortaya koymuştur.
3) Kriz hem sorundur, hem çözüm arayışı.
Kapitalist üretim tarzında kriz elbette ciddi bir sorun yaşanması demektir. Sermaye açısından, kendisinin varlık nedeni olan sermaye birikiminin kesintiye uğraması tam bir sarsıntı anlamına gelir. Toplumun ezici çoğunluğu açısından ise işsizlik, yoksulluk, en basit toplumsal işlerin bile yerine getirilememesi büyük sıkıntıların kaynağı olur. İşin bu ikinci yönü, kapitalizmi ve burjuvazinin hakimiyetini emekçi kitleler nezdinde sorgulanır hale getirerek geri döner, bir kez daha burjuvaziyi vurur. Böylece kriz burjuva devleti için de büyük bir sorundur.
Ama kriz sadece bir sorun değildir, aynı zamanda çözümdür. Kriz kapitalist üretim tarzının bütün birikmiş çelişkilerinin gün yüzüne çıkmasına yol açarak her şeyden önce bunların tanınmasını sağlar. Bu sorunların çözümü için burjuvazinin harekete geçmesi, yeni ve canlı bir sermaye birikimi döneminin koşullarını oluşturmak bakımından krizi birikmiş sorunlara çözüm aranan ortam haline getirir. Yani krizi sadece bir sorun olarak görmek yerine, sorunla çözümün iç içe geçtiği bir dönem olarak görmek gerekir. Ne var ki, bu aynı zamanda krizi sermayenin hakimiyeti açısından tehlikeli bir an haline getirir. Çünkü sermaye birikmiş sorunlarına çözümü neredeyse bataklık içinde yüzdüğü bir dönemde aramaktadır. En zayıf anındadır ve en önemlisi topluma kendi hakimiyetini meşrulaştıracak olanaklar sağlayamamaktadır. Bütün büyük krizlerde sınıflar arasındaki çelişkiler çıplak olarak ortaya çıkar, hatta patlayıcı hale gelir. Bu durumda, krizden çıkış sermayenin hakimiyetinin yıkılması yoluyla da olabilir. Öyleyse, kriz sermaye için çözüm arayışıdır, ama aynı zamanda tehlikedir.
Marksist tahlilin bu yönünün de içinde yaşadığımız uzun kriz döneminde bütünüyle doğrulandığını görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’li yılların ortasına kadar, yani kabaca 1945–1975 arasında bütün kapitalist dünyada Keynesçilik ortodoks ekonomi politikası stratejisiydi. 1974–75 resesyonu (özellikle enflasyon ve durgunluğun bir arada görülmesi, yani stagflasyon) ve onu izleyen 1979-80 resesyonu, burjuvaziyi Keynesçi stratejinin bir işe yaramayacağına ikna etti. Burjuvazi, kriz koşullarında yeni çözüm arayışlarına girdi. Ortaya çıkan ürün neoliberalizmdi. Britanya’da Margaret Thatcher (1979) ve ABD’de Ronald Reagan’ın (1981) başlattığı neoliberal dalga, uzun kriz içinde burjuvazinin birikmiş sorunlarına çözüm arayışının sonunda ulaştığı formüldür. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra neoliberalizm yeni bir uluslararası düzen oluşturmaya yönelik “küreselleşme” stratejisi ile tamamlandı. Bunlar krizi uluslararası burjuvazinin isterleri doğrultusunda (ve aşağıda göreceğimiz gibi işçi sınıfının sırtından) çözmeye yönelik bir stratejinin, yani bir çözüm arayışının cisimleşmesidir.
4) Krizin tetiklediği iki eğilim: işçi ve emekçilere taarruz ve sermayenin değersizleşmesi
Marx her büyük krizin sınıflar arasındaki çelişkiyi çıplak biçimde ortaya çıkardığını vurgulamıştır. O güne kadar canlı sermaye birikiminin yarattığı olanaklarla oluşturulmuş bir dizi tampon mekanizma artık kullanılamaz hale gelir. Sermaye kendisi ayakta kalma savaşı vermektedir ve işçi sınıfına taviz verecek takati yoktur. Aynı şey sermayenin kendi içinde de geçerlidir. Her büyük kriz rekabeti azdırır. Dolayısıyla, hızlı büyüme döneminde geçici olarak gizlenmiş olan bütün sınıf çelişkileri patlayıcı biçimler alır.
Sermayenin krizden çıkmak için kâr oranını yeniden yükseltecek tarzda yükseltmeye ihtiyacı vardır. Bu da eğer kriz sermayenin çıkarları yönünde aşılacaksa, iki koşulun yerine getirilmesini gerektirir. Birincisi, kriz koşullarında sermayenin artı-değer oranını, yani her bir işçiden çekip aldığı değer miktarını arttırması ertelenemez bir ihtiyaç haline gelir. Dolayısıyla, sermaye işçi sınıfının ve onun yanı sıra öteki emekçi sınıf ve katmanların geçmiş dönemde elde edilmiş bütün haklarına, kazanımlarına, mevzilerine karşı hücuma geçer. 1930’lu yıllarda bunun biçimi esas olarak faşizm olmuştur. 1975’te başlayan uzun krizde ise neoliberalizm (kuralsızlaştırma, özelleştirme, sosyal hizmetlerin tırpanlaması, esnekleştirme ve sendikasızlaştırma) ve “küreselleşme” bu taarruzun aldığı yeni biçim olmuştur.
İkinci koşul, Marksist literatürde fena halde ihmal edilmiş bir kavram çerçevesinde anlaşılabilir. Kâr oranının derin bir krize son verecek tarzda radikal biçimde yükselmesi üretkenliğin hızla artışını, bu ise üretken olmayan sermayelerin, deyim yerindeyse “çürük”lerin bütünüyle ayıklanmasını gerektirir. Yani bazı şirketler bütünüyle çökmeli, bazı üretim araçları üretim aracı olmaktan çıkmalı, tasfiye edilmeli, sermayenin yepyeni temellerde harekete geçmesi için bir bakıma yeni bir sayfa açılmalıdır. Bu süreçlerin bütünü Marx tarafından, eskiden varolan sermayenin sermaye olmaktan çıkması anlamında “değersizleşme” olarak anılır.
İçinden geçmekte olduğumuz uzun kriz açısından bakıldığında bu koşullardan ilki ancak kısmi olarak gerçekleştirilmiş, ikincisi ise sürekli olarak ertelenmiştir. İşçi sınıfının mevzilerinin sökülüp alınması ABD ve Britanya başta olmak üzere bir dizi ülkede (örneğin 90’lı yılların Latin Amerikası ve 1980’den günümüze Türkiye) önemli başarılar elde etmiştir. Bürokratik işçi devletlerinde (Sovyetler Birliği, Çin, Doğu Avrupa, Vietnam vb.) de bu mevziler değişik ölçülerde de olsa büyük bir yıkıma uğramıştır. Buna karşılık bir dizi bölge ve ülkede burjuvazinin bu taarruzu hüsrana uğramıştır. Bunların arasında Batı Avrupa ülkeleri en önemlisidir. Latin Amerika’da ise işçi sınıfı ve emekçiler 2000’li yıllarda 90’lı yıllarda yitirilen mevzileri yeniden fethe dönük bir taarruza kalkışmıştır.
Değersizleşme süreci ise son derece parça bölük ve kısmi olmuştur. Elbette kriz otuz yılı aşkın bir süredir devam ettiği için içten içe bir değersizleşme sermaye birikiminin doğal ayıklanma süreci içinde gerçekleşmiştir. Özelleştirmenin kapitalist anlamda daha üretken hale getirdiği üretim birimleri de kısmen bu sürece katkıda bulunmuştur. Ama krizin derinliğine yanıt verecek ölçüde radikal bir değersizleşme süreci yaşanmamıştır. Bu, bize bugün yaşanan finansal krizin anahtarını verir.
Mesele şöyle özetlenebilir. Marx’ın açıklıkla saptadığı gibi kriz dönemlerinde para sermaye ile üretken sermaye birbirinden ayrılır. Sermaye üretilebilen artı-değer oranına göre aşırı birikmiştir ve bu aşırı birikmiş sermaye yüzünü finansal operasyonlara çevirerek kendini o alanda değerlendirmeye yönelir. Yani paradan para kazanmak giderek yaygınlaşır. Finansal dolaşımın bütün alanlarının hacmi büyür, içinde yaşadığımız dönemde olduğu gibi türevler, “hedge” fonları, menkul kıymetleştirme vb. türünden yeni finansal dolaşım alanları doğar. Finans alanındaki bu hummalı gelişme üretim için büyüyen bir talep yaratır. Bu da sermayenin değersizleşmesinin önünde bir engel olarak yükselir. Talebin canlı olduğu bir genel durumda “çürük”ler de ayakta kalma olanağını bulur ve sermaye gerektiği ölçüde radikal biçimde değersizleşmesini yaşayamaz.
Oysa krizden çıkılması için kâr oranının radikal biçimde yükselmesi ihtiyacı, bunun için de sermayenin bir bölümünün değersizleşmesi koşulunun geçerliliği ortadan kalkmamıştır. Parasal bir şişkinlik sayesinde talebin canlı olması üretim sürecinin kendisinin çelişkisini ortadan kaldırmaz, sadece erteler. Değersizleşme bir ihtiyaçtır, ama parasal şişkinlik dolayısıyla gerçekleşememektedir. Talebin canlılığının öteki yüzünde ise kapitalizmin bir borç denizinde yüzmesi (devletler, şirketler, hane halkları) yatmaktadır. Finansal faaliyet üretimden kopmuştur, ama bu ilânihaye mümkün değildir. Bir gün gerçeğin saati çalacak, kâr oranının düşüklüğü dolayısıyla parasal şişkinliğin yarattığı dinamikler ölçeğinde büyüyemeyen üretim finansal genişlemeyi havada asılı bırakacaktır. İşte bugün patlak veren finansal kriz bunun ürünüdür. Finans dünyasında kurulmuş olan iskambilden şatolar yıkılmaktadır. Para sermaye ile üretim sermayesinin birliği şiddetli biçimde yeniden kurulmaktadır.
Bunun anlamı şudur: Yaşanan finans krizi, aslında üretim alanındaki daha temel bir krizin somut ifadesidir ve onu daha da derinleştirmektedir. Bu finans krizini izleyecek depresyon ve muhtemel büyük savaşlar krizin tetiklediği değersizleşme eğiliminin gerçekleşmesini sağlayacak ortamlar olacaktır. Krizin kapitalist temellerde aşılması aynı zamanda işçi sınıfının da yenilgisinin sağlanmasını gerektirir. Veya kapitalizmin bu büyük başarısızlığı karşısında, kendisine artık yaşamı için gereken asgari koşulları dahi sağlayamamasına tepki olarak işçi sınıfı ayaklanacak ve kapitalizme son verecektir. Her şey mücadeleye bağlıdır.
5) Sermayenin hayalleri değil, hayali sermaye
Bugün yaşanan finansal krizin ardında üretim alanından doğan bir krizin yattığını neredeyse yalnızca Marksistler söylüyor. Ama bunun da ötesinde, finansal krizin kendisinin doğasının kavranması bakımından da burjuvazinin teorisyenlerinin yaklaşımı ile Marksistlerinki bütünüyle farklıdır.
Burjuvazinin sözcülerine göre, bugünkü finansal kriz “yatırımcıların açgözlülüğü”, “risk hesaplarının bütünüyle bir kenara bırakılması” ve “piyasaların iyi yönetilememesi” ile açıklanabilir. Olan bitende kapitalist üretim tarzının bir suçu yoktur. Suç, olanaklı sistemlerin en iyisi olan kapitalizmi rayından çıkaran açgözlü yatırımcıların ve onları doğru dürüst denetleyemeyen devletlerindir. Bu gülünç açıklamaları yapanlar, birincisi, daha düne kadar kendilerinin devletin müdahalesine karşı yüksek fikirlerini her fırsatta küstahça ifade ettiklerini unutuyorlar. İkincisi ve daha önemlisi şudur: Bir olgu iki yüz yıl boyunca sürekli ve düzenli olarak tekrarlanırsa, burada “hata”lardan ya da “sapmalar”dan söz edilebilir mi?
Marx’ın “hayali sermaye” kavramı bize genel olarak finans krizlerinin, özel olarak da bugün yaşamakta olduğumuz krizin anahtarını sağlar. (Bu kavramın mükemmel bir açıklaması Nail Satlıgan’ın, yukarıda söz ettiğimiz Dünya Kapitalizminin Bunalımı başlıklı kitapta yer alan “Günümüz kapitalizminin pamuk ipliği: Hayali sermaye spekülasyonu” başlıklı yazısında bulunabilir. Biz burada en özet açıklama ile yetinmek zorundayız.) 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan hisseli (anonim) şirketlerle ve bunların hisselerinin borsada satılmaya başlamasıyla birlikte, kapitalizmin mantığının ürünü kategorilerden biri olan hayali sermaye dev bir önem kazanmıştır. Bu şirketlerin hisseleri ve tahvilleri ve (bunların yanı sıra devlet tahvilleri, yani bir bütün olarak menkul kıymetler), ilk ortaya çıktıklarında üretim ve dolaşım alanındaki şirketlerin gerçek sermayesini (veya devletin varlıklarını) temsil ederler. Ancak menkul kıymetlerin kendileri birer meta haline geldiğinde, yani borsada alım satıma konu olmaya başladığında, bunların kendi değerleri (fiyatları) oluşmaya başlar. Bu da bunların değerlerini şirketlerin sermayesinin gerçek değerlerinden bağımsızlaştırır ve ikinci bir değerler dünyası kurar. İşte bu kategori, hayali sermaye adını alır.
Bir kez bu bağımsızlaşma gerçekleştikten sonra, hayali sermayenin üretim alanından koparak kendi mantığını yaratması kaçınılmazdır. Çünkü borsa neticede bir kumarhane gibidir. Burada amaç sadece bir şirketin hisselerini ya da tahvillerini alıp ebediyen beklemek değildir. Birçok “yatırımcı” için amaç yükseleceği tahmin edilen bir dizi hisseye yatırım yapmak, sonra bunlardan zamanında çıkmak ve kâr etmek, sonra başka hisselere dönmek, onlarla aynı şeyi yapmak vb. vb.’dir. Yani spekülasyondur. “Türev” denen piyasalar hayali sermayenin alanını daha da genişletir. Artık sadece şirketlerin değeri üzerinde değil, ulusal borsaların ve ekonomilerin birbirine göre yükseliş farkları ve gelecek üzerine de spekülasyon yapılabilmektedir. Böylece varolan nesnel yapı üretim alanından bütünüyle bağımsızlaşmış, kendi delice büyüyebilecek kumar mantığını kazanmış olur. Aynen kumarda kazananın masadan kalkamaması gibi, sermayenin sınırsız kâr iştahı yüzünden “yatırımcı”ların çoğu çöküş yaşanana kadar spekülasyona devam ederler. İşte “açgözlülük” denen budur. Ama bu spekülasyonun doğasında vardır. Hayali sermaye kendi içinde spekülasyonu barındırdığına göre, bütün her şey kapitalizmin işleyiş mantığı ile ilgilidir.
Sonuç ortadadır: Marx hayali sermaye kategorisiyle parasal (finansal) krizlerin nasıl kapitalizmin yapılarında içkin olduğunu ortaya koymuştur.
6) Bugün yaşanan kriz kapitalizmin tarihsel gerilemesinin ve insanlığın önünde bir engel haline gelmesinin ifadesidir.
Marx için krizler aynı zamanda kapitalist üretim tarzının üretici güçlerin daha ileriye doğru gelişmesinin önünde bir engel haline gelmesinin ifadesidir. Kapitalizm kendi gelişmesi içinde üretici güçleri toplumsallaştırır; buna karşılık kapitalist üretim tarzının kendisi mülkedinme açısından bütünüyle özel mülkiyet üzerinde yükselmektedir. Toplumsal üretim ile özel mülkedinme giderek çelişkiye girer. Bu, kendini, çoğu zaman zannedildiği gibi, üretici güçlerin kapitalizm altında gelişmesinin mutlak bir olanaksızlığı biçiminde değil, varolan üretici güçlerin dönemsel olarak tahribinde bulur. Marx (ve Engels), Komünist Manifesto’da ekonomik krizlerin kapitalizmin gelişmesi içinde “her seferinde burjuva toplumunun varoluşunu daha da korkutucu biçimde tehdit” ettiğini belirtir. Bu önerme tarihsel olarak bütünüyle doğrulanmıştır. 19. yüzyılda on yılda bir ortaya çıkan dönemsel krizler, yüzyılın sonundan itibaren daha uzun bir döneme yayılmaya başlamıştır. 1872–96 arasındaki ilk Büyük Depresyon’u, onu fersah fersah geride bırakan 1929–45 Büyük Depresyonu izlemiştir. Şimdi burjuvazinin sözcüleri bile içine girdiğimiz mali çöküş ve kriz döneminin 1929’u dahi aratabileceğini söylemeye başladılar. Bu yeni kriz kapitalizmin hâlâ canlı kanlı gelişmesini sürdüren sağlıklı bir sistem olduğunu söyleyenleri yanlışlamış, Lenin, Luxemburg ve Trotskiy başta, kapitalizmin emperyalizm çağında bir gerileme dönemine girmiş olduğunu iddia eden Marksistleri bütünüyle doğrulamıştır.
Burjuvazi içinde “Marx haklı mıydı?” diyenlerin işin buraya kadar ulaşacağını hayal bile etmediklerine eminiz. Ama biz Marksistler olarak temel öngörüleri bütünüyle doğrulanmış olan Marx’ın izinde rahatlıkla şöyle diyebiliriz: Bu devasa kriz kapitalizmin ölüm çanlarının yeniden duyulacağı bir dönemi açıyor!
http://www.mavidefter.org/ tan alınmıştır.
7 Kasım 2008 Cuma
Tüm Türkiye'de YÖK protesto edildi..

Yüksek Öğretim Kurumu’nun 27. kuruluş yıldönümünde öğrenciler, akademisyenler, demokratik kurumlar YÖK’e, sermayeye ve AKP’nin üniversiteler üzerinde kurduğu tahakküme karşı değişik illerde eylemler gerçekleştirdi....
Yüksek Öğretim Kurumu"nun 27. kuruluş yıldönümü pek çok ilde protesto edildi. İstanbul’da Beyazıt Meydan’ı ve İstanbul Üniversitesi Ana Kapı önünde eylemler gerçekleştiren öğrenciler ve akademisyenler, parasız eğitim, üniversitelerin ekonomik çıkar haline getirilmemesi, üniversite personelinin iş güvencesinin sağlanması gibi taleplerle seslerini yükselttiler.
YÖK’ün kuruluşunun 27. yılında soruşturmalara ve paralı eğitime karşı, eşit, bilimsel, eğitim için bir araya gelen öğrenciler YÖK’ün kapatılması ve üniversitelerdeki AKP politikalarına son verilmesini istediler. Birçok öğrenci grubunun katıldığı ve farklı zamanlarda yaptıkları eylemlerde, YÖK’ün 12 Eylül 1980 darbesinin simgesel kurumlarından biri olduğu dile getirildi. İstanbul Üniversitesi Ana Kapısında bulunan özel güvenlik görevlilerinin sorun çıkartan tavrına rağmen eylemelerini gerçekleştiren öğrenciler yaptıkları basın açıklamaları ile YÖK’ün eğitim alanında uyguladığı neo-liberal politikalarla öğrencilerin değil, sermayenin ihtiyaçlarına cevap verdiğini dile getirdi. AKP’nin üniversitelerin ihtiyacı olan değişimleri yapmadıklarını ifade eden öğrenci grupları, üniversitelerin giderek ticarethanelere dönüştürüldüğünü, YÖK’ün demokratik katılımın önündeki en büyük engel olduğunu ifade etti.
Yapılan açıklamalarda AKP iktidarının yapılan zamlarla, çıkardığı yasalarla sağlığı satılığa çıkardığını, insanları ölüme mahkum ettiğini belirten öğrenciler ve akademisyenler, "Bizler bugün burada hem üniversitelerin hem de ülkenin sorunlarına söz söyleyen eleştiren, mücadele eden, çözümler üretenler olarak toplandık. AKP’den hesap sormak için toplandık. Bizler eşitliği, özgürlüğü, bağımsızlığı savunan üniversiteliler olarak ülkemize ve üniversitemize sahip çıktığımızı bir kez daha haykırıyoruz" dedi.
Gençliğin eğitim alanında yoğun bir ticaretleşmeye saldırısıyla karşı karşıya kaldığını ifade eden öğrenciler, bu yetmemiş gibi YÖK Başkanı olan Yusuf Ziya Özcan’ın, göreve gelir gelmez sarf ettiği, ‘’ Üniversiteler paralı olmalı, parası olan öğrenci okul parasını kendisi karşılamalı,olmayan ise devletten burs alıp boçlanarak parasını ödemeli’’ sözleriyle sermayenin bu noktadaki pervasızlığının sadece küçük bir örneğini gözler önüne serdiğine dikkat çektiler. Eğitim ile birlikte diğer temel geresinimlerin de bir bir paralaştırıldığını belirten öğrenciler, barınmadan yemeğe, ulaşımdan fotokopiye kadar zamlar her alanda kendini gösterdiğini söyledi. Tüm bunların yanı sıra genel bütçeden eğitime ayrılan payın sürekli azaldığını, üniversite-sanayı işbirliği adı altında tenkokentlerle, Ar-Ge’lerle üniversitelerin sermayenin talanına açıldığını, eğitime fırsat eşitsizliği her geçen gün derinleştiğini, anadilde eğitim talebinin şiddetle yok sayıldığını, tepeden tırnağa gerici, antibilimsel ve ezberci bir eğitimin gençlere dayatıldığını vurguladılar.
‘12 EYLÜL DARBESİ ÜRÜNÜ’
YÖK Ankara’da da ODTÜ ve Ankara üniversitesi’nde protesto edildi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Darbe Karşıtı Platform’un öncülüğünde düzenlenen eylemde “12 Eylül Darbesi Ürünü YÖK Kaldırılsın. Yaşasın Özgür Demokratik Üniversite” pankartı açıldı. Protesto gösterisinde “Gün gelecek devran dönecek, darbeciler halka hesap verecek”, “YÖK Kaldırılsın”, “Yaşasın özgür demokratik üniversite”, “Utanç unvanları geri alınsın” şeklinde sloganlar atıldı.
Eylemciler adına konuşan Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Ruşen Sümbüloğlu, “YÖK, 12 Eylül askeri faşist darbesinin yarattığı en köklü ve en gerici kurumlardan biridir. 1982 Anayasası’yla yerleşen cunta rejiminin arzuladığı tek tip insan modelini yaratmak için üniversiteleri birer birer kışlaya çevirmiştir” dedi. Sümbüloğlu, şunları kaydetti: “YÖK döneminde üniversitelerde bilimsel, idari ve mali özerkliğin yerine antidemokratik bir yönetim tesis edilmiş, binlerce eğitim emekçisi antidemokratik yasalar, genelgeler ve uygulamalarla işsiz bırakılmış ve sürülmüştür. Bu arada on binlerce devrimci, demokrat öğrencinin öğrenim özgürlüğü de elinden alınmıştır.”
YÖK döneminde üniversitelerin darbeci generallere fahri doktora unvanı ve şilt verip cübbe giydirdiğini hatırlatan Sümbüloğlu, “Darbe düzeninin devamı olan bütün gelmiş geçmiş hükümetlerin ve şimdiki sözcüsü AKP’nin özgür ve bilimsel eğitimin karşısına dikilerek taassubun ve iktidar şakşakçılığının kurumu haline getirdikleri YÖK’ü kuruluşunun 27’inci yılında protesto ediyoruz” diye konuştu.
AYDIN VE MERSİN DE EYLEMDEYDİ
YÖK, Aydın’da Geleceğimi İstiyoruz Aydın Girişim tarafından düzenelen basın açıklamasıyla protesto edildi. Adnan Menderes Üniversitesi öğrencilerinin, Sevgi Yolu’nda girişim sözcüsü Duygu Saylak tarafından okunan basın açıklamasında, Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) tasfiye edilmesi, kayıt sırasında alınan zorunlu bağışları ve harçların kaldırılması ve üniversitelerin özerk demokratik bir yapıya kavuşturulması gibi talepler kamuoyuyla paylaşıldı. Mersin’de "YÖK, Neoliberalizm, Gericilik, AKP Defol, Üniversiteler Bizimdir" pankartı açan öğrenciler kitlesel bir eylem gerçekleştirdi.
YÖK'e karşı alanlardaydık...

Geleceğimizi İstiyoruz Kocaeli Girişimi ve Kocaeli Öğrenci Kolektifleri tarafından 'YÖK'e Hayır', 'AKP'nin YÖK'ünü Dağıtacağız' sloganı ile düzenlenen yürüyüş Kocaeli Üniversitesi'nin ana yerleşkesi olan Umuttepe yerleşkesinde düzenlenen ilk YÖK karşıtı ve ciddi eylem olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir.
Başka yerleşkelerden öğrencilerin, liselilerin, işçi-işsiz gençlerin alınmaması, soruşturma tehditlerine ve her türlü engele karşı 70'e yakın öğrenci sosyal tesislerden, gazetecilerin okula alınmaması nedeniyle, okulun ana giriş kapısına doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca öğrenciler eyleme yoğun ilgi ve destek gösterdi.
Yürüyüş öncesi öğrenciler gitar eşliğinde 'Güzel Günler Göreceğiz' türküsünü ve 'Çav Bella' şarkısını söyledi. Daha sonra " YÖK'e Hayır!' sloganları ile yürüyüşe geçen öğrenciler, 'YÖK Kalkacak, Polis Gidecek, Üniversiteler Bizimle Özgürleşecek', 'YÖK, Polis, Medya Bu Abluka Dağıtılacak', 'AKP'nin YÖK'ünü Dağıtacağız' sloganları atarak. Basın açıklamasının yapılacağı ana giriş kapısının önüne yürüdüler.
Öğrenciler adına basın açıklamasını okuyan Can Turan da, "Bugün, üniversiteleri kışlaya çevirmek için kurulan YÖK'ün doğum günü. 27 yıl geçti, durum değişmemiştir. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, AKP'nin üniversitelerdeki sözcülüğünü yapıyor. AKP emrediyor, Yusuf Ziya uyguluyor" dedi.
Faşist Saldırı
5 Kasım günü okulda YÖK karşıtı bildiri dağıtan öğrencilere saldırı gerçekleşti. Bir grup gerici-faşist, afiş asan Öğrenci Kolektifleri'nden öğrencilere saldırdı. YÖK karşıtı eylem sırasında saldırının yapıldığı yerde öğrenciler 'Gündoğdu' marşını hep bir ağızdan okudu. Marşın ardından 'Faşizme Ölüm, Tek Yol Devrim' sloganları okul duvarlarını inletti.
4 Kasım 2008 Salı
GENÇLİK 6 KASIM'A, AKP VE YÖK'E KARŞI SOKAĞA ÇAĞIRIYOR!
Düzenin üniversiteler üzerindeki gölgesi YÖK‘e karşı çıkmak, AKP eliyle örülen gerici ve liberal yapılanmaya ve 12 Eylül‘ün uzantısı baskıcı/otoriter düzene karşı çıkmak demektir.
Şimdi bu anlayışla, ülkemizin, emekçilerin, yoksulların ve gençlerin geleceği için bir umut ışığı oluşturacak, kitlesel ve güçlü bir 6 Kasım için bir araya gelme, omuz omuza vererek, gençliğin isyan, devrim ve özgürlük sesini sokaklarda yeniden var etme zamanıdır!
Küresel kapitalizmin yılmaz neferi, gerici AKP‘nin karanlığına karşı, özgür ve demokratik bir Türkiye‘yi kurmak için...İLERİ!
AKP‘NİN KARANLIĞINA KARŞI ŞİMDİ DAHA GÜR VE BİRLİKTE HAYKIRALIM
İSYAN DEVRİM ÖZGÜRLÜK
Kapitalizm krizde, yeni dünya düzeni çökerken ülkemizde AKP eliyle bir uçuruma doğru sürükleniyor. Dünyanın en zenginleri krizin faturasını emekçilere çıkararak, kamu kaynaklarıyla krizden çıkmaya çalışırken, ülkemizde de emekçileri işsizlik, daha çok yoksulluk ve zulüm bekliyor. AKP, koyu muhafazakarlık ve faşizan bir baskı altında tüm muhalefeti susturmaya çalışıyor. Cemaat ve tarikatlarla dinci gericilik toplumun en küçük hücrelerine kadar yayılırken, emperyalizmin ‘ılımlı islam‘ modeli çerçevesinde neo-liberal ve muhafazakar bir düzen inşa ediliyor. Kürt sorunu çözümsüzlüğünü korurken bir arada yaşam olanaklarını giderek ortadan kalkarak bir iç savaşın zeminlerini oluşturacak derecede toplumsal alanda bir karşıtlık gelişiyor.
Ülkemizin, emekçilerin, yoksulların ve gençlerin geleceği bu düzene karşı çıkmakta, AKP‘ye ve düzene karşı direnişi örgütlemekten geçmektedir.
Böylesine kritik bir eşikten geçerken tüm muhalefet güçlerinin ortak ve birlikte tutumu etrafında, emekçilerin ve yoksulların haklarından yana özgür ve demokratik bir ülke için birlikte mücadele etmesi tarihsel bir önemdedir. Bu anlamda düzenin üniversiteler üzerindeki gölgesi YÖK‘e karşı çıkmak, AKP eliyle örülen gerici ve liberal yapılanmaya ve 12 Eylül‘ün uzantısı baskıcı/otoriter düzene karşı çıkmak demektir. Şimdi bu anlayışla, ülkemizin, emekçilerin, yoksulların ve gençlerin geleceği için bir umut ışığı oluşturacak, kitlesel ve güçlü bir 6 Kasım için bir araya gelme, omuz omuza vererek, gençliğin isyan, devrim ve özgürlük sesini sokaklarda yeniden var etme zamanıdır!
KÜRESEL KAPİTALİZM KRİZDE; BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN
İşte böylesi bir süreçte küresel kapitalizm kendi krizini yaratıyor. On yıllardır tekrar edilen yeni liberalizm teraneleri, devlet bize yardım etsin yakarmalarına dönmüş durumda. Kapitalist küreselleşme sürecinin sonunu işaret eden bu krizle birlikte, kapitalizmin geleceği de tartışmalı hale geliyor. Neo-liberalizmi tartışılmaz, geri döndürülemez, kaçınılmaz bir süreç olarak gösterenler dahi, neo-liberalizme karşı alternatif arayışlarına giriyor. Krizin sonrasında yoksulluğun ve işsizliğin artacağını tahmin etmek bir kehanet değil. Önümüzdeki dönem tüm dünyada krizin derinleşerek devam edeceği, bunun sonucu olarak da yoksulluğun, işsizliğin büyüyeceği bir dönem olacak. Özellikle Türkiye gibi kendi kaynaklarını kullanamayan, emperyalizme bağımlı ülkeler bu krizden daha da fazla etkilenecek. Çünkü ülkenin tüm kaynakları uluslararası sermayeye peşkeş çekilmiş ve bugün iflasın eşiğinde krizin göbeğinde duran uluslararası sermayeye teslim edilmiş durumdadır.
Yeni Düzenin Mimarı AKP
Türkiye‘nin bugün batma noktasına gelmiş küresel kapitalizme eklenme sürecinin son yıllardaki mimarı AKP iktidarıdır. AKP iktidarının ülkeyi sermayeye pazarlayan, yoksulları daha da yoksullaştıran politikaları siyasal üst yapıda İslami gericileşme dalgası ile paralel yürümektedir. Sosyal devlet tahrip edilirken cemaat ağları, sadaka dernekleri ülkeyi sarmıştır. Yurttaş olmanın gereği olan sosyal haklar, yerini biat kültürüne, el pençe divan durmaya bırakıyor. AKP‘nin sosyal devletin yerine koyduğu bu sadaka sistemi bugün gerçek yüzünü göstermiştir. Deniz Fenerli hırsızlar, yoksullar için topladıkları paralarla han, hamam sefası sürmekteler. İktidarın haydutları tarafından korunan bu hırsızlar yeni düzenin yeni uyanıkları olarak semirmeye devam ediyor.
ABD‘nin Ortadoğu‘da "Amerikan Karşıtı" İslami örgütlenmelere karşı yaratmak istediği dikensiz gül bahçesi projesinde başrolü Türkiye oynamaktadır. ABD‘ye ve kapitalizmin kurallarına göbekten bağlı bir İslami iktidar Ortadoğu‘da örnek oluşturacaktır. Bu proje dahilinde liberalizmle el ele giden muhafazakarlaşma dalgası ülkeyi sarmış durumda. Alttakine din iman, üsttekine han hamam siyaseti pervasızca ilerliyor. Her türlü akıl ve bilim dışı hurafe ders kitaplarına giriyor, Adnan Hocacılar liselerde seminer veriyor, gündelik yaşam dinsel kurallara göre yeninden düzenleniyor. Bu gericileşme dalgasına karşı tek adres gibi gösterilen CHP-Ordu cenahı ise laikliği cumhuriyet balolarında dans etmeye, viski bardaklarıyla ilericilik taslamaya indirgiyor.
Darbe- Demokrasi İkilemi Sahtedir
Ülkede darbe-demokrasi ikilemi yaratılarak neoliberal değişim sürecinin üstü örtülüyor. Sistemin yeni düzene uyum sağlayamayan eski kalıntılarının tasfiye operasyonu, derin devlete, darbecilere karşı demokrasi zaferi gibi gösteriliyor. Halbuki darbecilikle mücadele 12 Eylül sistemi ile mücadeledir. Gericileşme, neoliberal politikalar, ABD-AB-Dünya Bankası-IMF güdümünde bir Türkiye 12 Eylül düzeninin bir sonucudur. Bu düzenle hesaplaşmadan darbecilikle hesaplaşılamaz.
Ergenekon operasyonu adı altında, derin devlet hiyerarşisi dışına çıkmış güçler tasfiye ediliyor. Bu çeteye karşı yapılan operasyon, siyasi iktidar tarafından kendisine karşı gözüken herkese karşı bir sindirme ve korkutma aracı haline getirildi. Türkiye‘de darbeci güçlerin, kontrgerillanın emperyalist güçlerden bağımsız hareket etmediğini biraz yakın tarihten anlayan herkes bilir. Gerçek derin devlet güçlerine dokunamayacak bir operasyonun arkasından demokrasi beklemek en hafif tabiriyle saflık olur.
Savaş Kışkırtıcılığı na Karşı Barış Barikatı Kuralım
Tüm bu süreçte Kürt sorunu da içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Sorunu bölgeyi "yeşil kuşağa" alarak çözmeye çalışan gerici iktidar, yine sorunu askeri yöntemlerle çözmeye çalışan faşist zihniyet ülkeyi kaosa sürüklemeye devam ediyor. Tüm bunların arasında patlayan bombalar, kaldırılan cenazeler, bir arada yaşam zeminlerini tahrip etmekten başka sonuç vermiyor. Geçirilen tezkere ve OHAL benzeri uygulamalar savaştan siyasi rant sağlayan faşist partilerce savunuluyor ancak bu uygulamaların sadece sorunu derinleştireceği, daha fazla kan ve göz yaşı getireceği açıktır.
Kürt sorunu artık çözülmelidir. Bir tek kardeşimizin daha ölmesine tahammülümüz yoktur. Bu ülkeyi giderek bir iç çatışma sürecine sürükleyen bu çözümsüzlüğe karşı, bulunduğumuz bütün alanlarda bir arada yaşamdan ve barıştan yana ses çıkararak, farklılıklarımızla bir araya gelerek, bu sürece karşı kardeşlik barikatını kuracağız.
Bu Oyunu Birlikte Bozalım
Görülen o ki bugüne kadar Türkiye‘yi yönetenler büyük bir bunalım, çözümsüzlük ve alacakaranlık dışında hiçbir şey yaratamamıştır. Egemenler arası kavga ve kriz derinleşirken emekçiler, ilericiler, gerçek yurtseverler bu oyunun dışında kalmıştır. Halbuki bu ülkenin geleceği özgürlükçü ve eşitlikçi bir düzenin yaratılmasına bağlıdır. Darbe çığırtkanlarına da eli kanlı çetelere de gerici, piyasacı iktidarlara da verilecek en iyi cevap, özgür ve demokratik bir Türkiye şiarını yükseltmekten geçer. Savaşlara, yoksulluğa, yolsuzluğa karşı, küresel kapitalizmin taşıyıcısı AKP‘ye karşı barikatı güçlendirmek zorundayız. Okullarımızı, mahallelerimizi bağnaz, ABD işbirlikçisi, sermaye yanlısı AKP‘den kurtarmalıyız.
Bu ülkenin ilerici, özgürlükçü, demokrat gençleri seslerini yükselttikçe, emekten yana bir dünya kurma özlemi ile bu oyuna taş koydukça, bu ülke nefes alacaktır. Böylesi bir inisiyatif ancak emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin vicdanı ve sesi olmayı başaranlar tarafından alınabilecektir. O yüzden tam da şimdi harekete geçme zamanıdır. Küresel kapitalizmin yılmaz neferi, gerici AKP‘nin karanlığına karşı, özgür ve demokratik bir Türkiye‘yi kurmak için... İleri!
Bülten için pdf kaydı http://www.yenidendevrim.org/resimler/ekler/f4e3b775c934dad_ek.pdf?tipi=27&turu=X&sube=


