30 Aralık 2008 Salı

SELAM OLSUN ‘TENİ TARÇIN KOKULU ÇOCUKLARA...’ YA DA ‘GENÇLİK MUHALEFETİ’NE!

Melih Pekdemir

Geleceğimizi istiyoruz! Bu slogan bizim devrimci gençlerin dilinden düşmedi yıllardır ve şimdi kendi göbeklerini kestiler ve adlarını da yine kendileri koydular: Gençlik Muhalefeti.

Ve yola koyuldular, şöyle dediler:

"Yüzünde karanfil taşıyan çocuklar

atlanın gidiyoruz.

buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara."

Birkaç yıl önce, bu gençler için Refleks dergisine bir yazı yazmıştım; onların "gelecek uzun sürer, hayattan umut kesilmez" başlıklı yazılarına nazire, "geçmiş de uzun sürer; çünkü umuttaki hayat hiç eksilmez" diye başlık attığım bu yazıyla, şimdi, Gençlik Muhalefeti‘ni bir kez daha selamlayabilirim:

Benden meşrebime uygun bir yazı istemiştiniz; Refleks dergisi için...

Ne yazsaydım? Kendimi mi? Mesela: baharlara kır oldum okuldan kırdım; kıyılarda çim oldum ırmakta çimdim; sabahları çiğ oldum pişmedim çiğdim; ovalara düz oldum türküler düzdüm; mevsimlerde yaz oldum güneşi yazdım; adsızlara san oldum meşhurum sandım; şirinlere yar oldum dağları yardım; nağmelerde es oldum rüzgârla estim... desem, kendimi anlatmış sayılır mıydım?

Ne yazsaydım? Kendimizi mi? Mesela: saatlerde an olduk devrimi andık; kavgalara yan olduk karakolda yandık; taraklara bez olduk dokunmaktan bezdik; tarihlere yıl olduk tekerrürden yıldık; uykulara düş olduk ütopyadan düştük; yolculara yol olduk dikenleri yolduk; çıplaklara yen olduk burjuva mı yendik... desem, kendimizi anlatmış sayılır mıydım?

Hem bunları söyledik de ne oldu sanki? Karşımıza geçtiler, faşistiz dediler, liberaliz dediler, şuyuz buyuz ama muhafazakârız ve dahi kurallara bağlıyız dediler; ama hep bildik bir türküyü söylediler: iktidara gider iken yağdı da bir çamur, seçmenimin metresi medya medyası hamur, iktidara kanlı da göynek ne güzel yaraşır! ... dediler. Demediler mi?

Öyleyse şimdi boş vereyim bunları. Senin genç yaşındaki uzuun geleceğine nazire, ben de peşimizi terk etmeyen geçmişimizden, geceleri gökyüzüne bakarken seyir eylediğimiz, kayan yıldızlarımızdan medet umayım. Ve şunu hatırlayayım: "Baba" diye sormuştu oğlum Bulut dört yaşındayken; ve gökyüzünün yıldızlarını seyrederken Ayvalık sahillerinde: "Depremde her yer sallandı, nasıl oluyor da bu yıldızlar düşmüyor oradan?" "Yumruklarını sıkmışlardır evladım" diyememiştim; deseydim, elbette anlamazdı. Ama anlayan mutlaka çıkardı vakti zamanında, şimdi de hâlâ çıkar mı? Bilemiyorum. Sanki hep geçmişimizdeymişiz gibi olsun da istiyorum...

sanki biz hep böyleymişiz; sanki hep biz söylermişiz; söylermişiz böyle olduğumuzu; sanki hep sıkarmışız bir yumruklu yıldızı, her karanlığımızda; ve hiç susarmışız her eylül bozgununda...

Yahu arkadaş nedir bu işin sırrı? Yani milyarlarca insan evladının çözemediği bir sırrı çözmeye; ve şimdi inzivamdayken, mecbur muyum şifresini bilmeye, milyar bilinmezli denklemin? Laf aramızda tek çözdüğüm şudur ki, insan sadece içince şairliğini deşifre ediyor ve ayıkken okuyamadığı şiirlerini okuyor sofradakilere; ve sadece münzeviyken kendi mahrem hakikatlerini deşifre ediyor ve toplum içindeyken yazamadıklarını döktürüyor dergilere, bir nevi bir refleks olarak...

Bunları basmakalıp yazdıktan sonra, loş odanın pencere camında kendi aksimi gördüm, hakikaten aksiydim. Bıyığımı çekiştiriyorken yakaladım kendimi ve üstelik gözlüklerim de parlıyordu. Bir an için, heyhat, gözlüklerimin parıltısının ardına gizlenmiş gözlerimin içindeki bir karanlıkla, bir ağıtla karşılaştım. Yazdıklarımızın zulasında, ne denli neşeli ve muzip yazmışsak yazalım, hep bir yerinde, hep bir ağıt da duruyor gibi geliyor bana... Deyip tam da burada bitirebilirim sohbeti... Ya da belki bitirmeden ve şöyle de devam edebilirim:

Yoldaşlar ferman ettiler ki, bu türden sözler, deyişler, refleksler tüzüğe [devrimciliğe] aykırıdır! Eğer tüzüğe aykırı söz makbul değilse, eğer muzipliklerin ve dahi ağıtların tüzüğe uygun olması gerekiyorsa, suçum sabittir. Tüzüğe aykırı muzipçe gülmek ya da ağıtlar düzmek, sınıfsız toplum projesine de aykırıysa, boynum kıldan incedir. Lakin biline ki, sınıfsız ama insansız bir toplumu öngören her tür tüzüğe karşı da isyan edenlerdenim. Sınıfsız ve fakat insansız bir sosyalizm tüzük emriyse, ben bu mektubumda mesela, sosyalistlikten dahi istifa edebilirim.

Yahu gençlersiniz, sizlere kıyamam; mektubumu bitirirken, önce teker teker gözlerinizden ve gözlerinizden öpeyim ve sonra bu tüzük müfettişleriyle ilk olmayan ve son olmayacak kavgamı, izin verirseniz sizlerin de yerine, bırakın bir kez daha tazeleyeyim:

Ben ki, imza, kendimin nostradamusuyum namussuzum; aha işte buraya şerh düşüyorum:

Ey kurallarını isyankâr gençlerin geleceğine pranga pranga atanlar, her türlü refleksi kuralsızlık ve edepsizlik sayanlar! Biliyorum, her zaman bir aradayız; ama çooook uzağınızdayım, inzivalardayım; ama çooook uzağımdasınız, kurallarınızdasınız; oysa her an karşımdasınız; öyleyse her an karşınızdayım; çünkü benzer kelimelerle konuşuyor, benzer kavramlarla düşünüyoruz ya; bir özne, üç sıfat, bir zarf, iki edat, üç bağlaç ve nihayet bir yüklemin fiilinde afili cümleler dahi kuruyoruz ya... Gidip şimdi bir talcit emeceğim; ve cümlenizi hazmedeceğim...

• • •

Sahi, Murathan Mungan başka ne demişti?

"eski sözcüklerin yüklü çağrışımlarını

yanınıza alın

sabahı karşılayın her günkü sabahı

gülümseyin yüzünüzün sığmadığı

kuşlu aynalara

mayın diye gömün yüreklerinizi

ölülerinizi verdiğiniz toprağa

vedalaşın denklerini toplanmış geçmişinizle!

unutmayın göçmen tarihlerden,

yerleşik zulümlerden geçilerek

varıldı yüzyılın eşiğine

...

geçer devran, takvimler el değiştirir.

gün gelir zulüm de göçer

uzağı gören çocuklar bilir

gelecek uzun sürer..."

*Birgün

26 Aralık 2008 Cuma

KRİZ'İN BEDELİNİ ZENGİNLER ÖDESİN!

Kocaeli Üniversitesi öğrencileri, yoğun kar yağışı ve fırtınaya aldırış etmeden, ekonomik krizin faturasını işçilerin ve emekçilerin ödediğini vurgulayan bir eylem yaptı. Öğrenciler, krizden en çok etkilenen kesimlerden birinin de üniversteliler olduğunu söyleyerek, AKP hükümetini protesto etti

Kocaeli Üniversite öğrencileri dün Umuttepe Kampüsü'nde ekonomik krizin faturasının emekçilerin, işçilerin ve üniversitelilerin ödediğini söyleyerek eylem yaptı. Öğrenci Kolektifleri, Gençlik Muhalefeti ve Yurtsever Cephe öğrenci Birliği tarafından düzenlenen eyleme onlarca öğrenci katıldı. Öğrenciler yoğun kar yağışı ve fırtınaya aldırış etmeden, 'Zam zulüm işkence işte AKP', 'Krizi teğet geçmeyeceğiz', 'Krizin faturası patronlara' ve ' Sermaye defol üniversiteler bizimdir' sloganları eşliğinde Eğitim Fakültesi'nden İletişim Fakültesi kantinine kadar yürüdü.

Krizin faturasını en ağır Kocaeli ödüyor

Kantin bahçesinde üniversiteliler adına basın açıklamasını okuyan Koray Atakul, krizin etkilerinin giderek yaygınlaştığını belirterek, “İşten çıkarmalar, her gün artan zamlar, iş yeri kapatmaları artıyor. Yoksullaşma, artan işsizlik ve zamlar halkın öfkesini giderek büyütüyor. Tayyib Erdoğan'ın hamdolsun kriz bizi teğet geçiyor söylemlerinin aksine kriz yoksullaşmayı ve işsizliği artırıyor. Özellikle Kocaeli bu krizin faturasını en ağır ödeyen il olarak Türkiye'nin gündemine direnişlerle giriyor. Tezcan Galvaniz işçilerini direnişi sürerken, Birrsa'da işten atılan işçiler fabrikayı işgal ederek tepkilerini gösterdi. Krizin faturasını işçiler değil patronlar ödemeli işten çıkarmalar yasaklanmalıdır" diye konuştu. Atakol konuşmasını şöyle sürdürdü, "Krizin etkileri dalga dalga artarken hükümet İMF ile anlaşarak ümüğümüzü sıkmaya niyetli. Yaklaşık 160 milyar dolar borcu olan özel sektör, İMF anlaşmasını isteyerek kendi borçlarını devlet garantisi altına almak istemektedir"

Krizden en çok etkilenenlerden biri biziz

Ekonomik krizin en çok etkilediği kesimlerden birinin de üniversiteliler olduğunun altını çizen Atakol, "Bir çoğumuz ailemizden uzakta ayrı kentlerde yaşıyoruz. Bu açıdan bakıldığında bu kriz hem ailelerimizi hem de bizi çok daha ağır bir şekilde etkilemektedir. Artan ev kiraları; doğalgaza, ulaşıma gelen fahiş zamlar; yüksek yemek fiyatları, azalan harçlıklar ve kesilen burslarla birleşince faturanın ölçüsü daha net görülebiliyor" dedi.

Geçmişine ve geleceğine sahip çıkan üniversiteliler olarak bu krizin bedelini ödememekte kararlı olduklarını söyleyen Atakul, taleplerini şöyle sıraladı; “İşten atılanlar geri alınsın, işten çıkarmalar yasaklansın, tüm harçlar, kayıt paraları kaldırılsın. Tüm öğrenciler için insanca yaşama uygun yurtlar yapılsın. Kamusal kantinler ve yurtlar yapılsın. Ulaşım ücretsiz olsun. Öğrenim ve harç kredisi borçları silinsin. Eğitim her düzeyde ücretsiz olarak verilsin" Basın açıklamasının ardından üniversiteliler şarkılar, türküler söyleyerek halaylar çekti.

23 Aralık 2008 Salı

BU FİLM BENİM VİCDAN BORCUMDU - ÖZCAN ALPER


‘Hayata Dönüş Operasyonu’ da böyle bir şeydi. Yüzlerce genci bitirdi. Cezaevinde bile sistem artık şunu söylüyordu daha önceki yıllardan farklı olarak. “Sadece dışarıda değil, içerde de fikirlerinizle yaşamanızı sevmiyoruz” diyorlardı.



5. Altın Koza Film Festivali geride kaldı. Ödüller yapılan törenle de sahiplerini buldu. Bu sene Altın Koza'dan yönetmenliğini Özcan Alper'in yaptığı, başrolü Onur Saylak'ın oynadığı ‘Sonbahar' adlı film çıktı. En iyi film açıklanırken, nefesler tutulmuştu. Zarftan ‘Sonbahar' filmi çıkınca salonda bulunan konuklar ayakta alkışladı. Çünkü herkesin gönlünden ‘Sonbahar' geçiyordu. Unuttuğumuz, ama bugün hala acısı devam eden bir hatırlatma yapıyordu film.

19 Aralık ‘Hayata Dönüş Operasyonu'nun görüntüleriyle başlayan "Sonbahar'da, uzun yıllarını cezaevinde geçiren ve hastalığı nedeniyle tahliye olup köyüne, Çamlıhemşin"e gidip ölümü bekleyen Yusuf'un hikayesine tanıklık ediyoruz.

En İyi Film Ödülü'yle Adana'dan dönen Özcan Alper "Ulucanlar"da başlayan adına da "Hayata dönüş" dedikleri operasyonla yüzlerce gencecik insanın hayatlarına mal oldular. Bu da ülkenin sonbaharı mıydı bilmiyorum ama her sonbaharın dönüşü var, mevsimler döner, o yüzden bir teslimiyet sonbaharı değil" diyor. Adana'da bir araya geldiğimiz Alper'le ‘Sonbahar'ın öncesini ve sonrasını konuştuk.

»Altın Koza'nın En İyi Film ödülünü aldınız... Ama bunun da ötesinde ‘Sonbahar' filminin başlangıcı ‘Hayata Dönüş Operasyonu"nun görüntüleriyle başlıyor ve bu da aslında Türkiye"nin sonbaharını hatırlatıyor değil mi?


‘Hayata Dönüş Operasyonu' gerçekten bu ülke için çok başka bir şeydi. Ben bir ülkenin hukuk sistemini, vicdanını anlamak için cezaevlerine bakarım önce. Çünkü en savunmasız yerler oralardır. Eğer o ülkenin cezaevi koşulları kötüyse, o ülkenin hukuk sisteminde, adalet sisteminde ve insanların vicdanında bir gelişmemişlik vardır diye düşünüyorum.

‘Hayata Dönüş Operasyonu' da böyle bir şeydi. Yüzlerce genci bitirdi. Cezaevinde bile sistem artık şunu söylüyordu daha önceki yıllardan farklı olarak. "Sadece dışarıda değil, içerde de fikirlerinizle yaşamanızı sevmiyoruz" diyorlardı.

Ulucanlar"da başlayan adına da ‘Hayata Dönüş' dedikleri operasyonla yüzlerce gencecik insanın hayatlarına mal oldular. Bu da ülkenin sonbaharı mıydı bilmiyorum ama her sonbaharın dönüşü var, mevsimler döner, o yüzden bir teslimiyet sonbaharı değildi. Şimdi yeniden insanların daha çok sorgulayarak, hem sistemi hem de kendimizi, bir şeyler olabileceğini düşünüyorum.

»'Sonbahar' aslında yenilginin filmi değil diyorsunuz... Biraz film öncesine gidersek, proje aşamasında nasıl bir süreç sizi buralara getirdi?


Ben de Yusuf gibi 90'lı yıllarda üniversiteye geldim, Sovyetler yıkılmıştı ama ona rağmen Rusya Edebiyatı hepimizin hayatındaydı. Çünkü o çok romantik bir durumdu. Oradan etkileniyorsun. Onun dışında sınırda bir köyde doğdum, büyüdüm. Sovyetler daha yıkılmamıştı. Hopa"nın kendi solcu durumuna rağmen, nasıl yaşıyorlar merak ederdim. Bu arada Sovyetlerin yıkılmasından Karadeniz"de en çok kadınlar çekti. Zaten yıkımlarda ve savaşlarda en çok zarar gören kadınlar ve çocuklardır. Yıkıldıktan sonra, ilk başlarda özgürlükleri için geldiklerini zannedip, çok başka koşullarda iğrenç bir hayat yaşadılar. Onun dışında Hopa'dan birçok arkadaşım cezaevine girdiler. Çok küçük nedenlerden. Banka soymadı, üniversite'de pankart açtı diye 11 yıl yattı mesela. Başka bir arkadaşımız 19 yaşında 10 yıl yattı. Bütün bunlar bana, orada bir hikaye anlatacaksam oranın gerçeğinden beslenmemi öğretti.

19 Aralık ‘Hayata Dönüş Operasyonu' da, Sovyetlerin yıkılmasını da, solun iktidarla olan mücadelesini de düşünüyoruz. Bütün bunları süzgeçten geçirerek sinema yapmaya çalışıyoruz. ‘Sonbahar' filminde yapmaya çalışmak istediğimiz de buydu. Şiirsel bir filmde çekebiliriz, bütün şiirselliğine rağmen politik bir filmde olabilir, aşık da olabiliriz. Dağlara çıkıp bağıra da biliriz. Benim istediğim buydu, içimden geçen de buydu.

»Yusuf karakterinde bu söylediklerinizin hepsini buluşturmuşusunuz zaten... Ama biraz yenilmişlik hissediyoruz Yusuf"ta...Öyle değil mi?

Evet bir taraftan yenilmiş gibi ama aslında yenilmemiş, o yenilginin içinde hayata tutunma, sorgulama var. Zaten ölmeye yakın biri Yusuf. Bütün 12 Eylül filmlerinde, adam cezaevine girer ama hep yenilgi vardır, yenik aydın tiplemesi öne çıkar. Ben, evet yenildik ama bu bizim geçmişimizdir ve geleceğimiz olacaktır diyorum.

Çok ajite bir şeyde söylemek istemedim. Zaten Yusuf da 3 ayı kalmış ölecek ve ölümünü saklayan biri. Bu suskunluk yenilgi anlamında değil, neyi konuşsun ki Yusuf... Öleceğini nasıl anlatsın.

»Bu film için kendi filminiz, kendi gerçeğiniz diyebilir miyiz?

Yaşadığım, gördüğüm, tanık olduğum hayatlardı. Daha bildiğim bir şeyi anlatmak daha doğru. Vicdanen de borçlu hissettiğim bir şeydi. Hatta filmde şöyle bir şey yaptık. Cezaevinde 10 yıl yatan bir arkadaşımız geldi bizimle çalıştı mesela, rollerde yardım etti. Filmdeki mektup gerçek bir mektuptu. Filmin sadece konusunun politik olması değil mesele, biz gidip orada başka ilişkiler de kuruyoruz. Filmin yapılmasına Hopa Belediyesi büyük destek oldu. Filmde deniz kenarında gün batımından sonra uyuyan Serhan Ağabey, herkes tarafından çok sevilen birisiydi. Devrimciliği sloganlara sığdırdığı için değil, onu bir hayat biçimi olarak gördüğü için sevilen bir adam. O sadece bilmem neyle uğraşmıyor, Kaçkar'daki yol yapımıyla da uğraşıyor, Karadeniz"in otoban yapılmasıyla da. Çünkü onlar için doğa önemli. Şimdi, bütün bu insanların arasında film yapınca her şeyden bir şeyler alıyorsun. Aslında filmi bir nevi onlara adadım. Kendi çıkarları için değil, hepimiz için düşleri peşinde koşan adamlara adadım.

»Ajitasyona çok müsait bir film olmasına rağmen buna müsaade etmemişsiniz, ölümü bekleyen biri var çünkü... Suskun ve kendini dinleyen…

Bağıran, keskin gözüken bir tipi tercih etmedim ki. Türkiye de solun en büyük sorunlarından biri bu. Kuşaklar arasında aktarma olmaz, bir gençlik mücadelesi olarak bakılır, gelir ve gider. Ama bir türlü evrilemez. Zamanı beklemezler. Filmde aslında böyle bir şey var.

Yusuf belki üniversite de yanımızdayken en önde gidip bağıran adam değildi. Ama o tam tersi içindeki insani duygularından dolayı solda olan biri. Yusuf ölmeseydi, 70'inden de solcu olurdu, sosyalist olurdu. Biz, çok keskin bir yerlere gidip, ilk virajdan ara sokaklara dönenleri de biliyoruz. Böyle bir solcu olmaktansa Yusuf gibi içten inanmak daha doğru geliyor.

»‘Hayata Dönüş'ün ardından 8 yıl geçti... Belki çoklarımız unuttu. Bir hatırlatma filmi gibiydi aslında. Ya da siz hatırlatmak mı istediniz bu süreci yeniden?

Bu kadar çok insanını hayatına mal olmuş bu süreci bu kadar çabuk unutmamalı. Yarın, sen de ben de girebiliriz o Ftiplerine. Gültekin Akın'ın bir yazısını okumuştum... Yazının bir bölümü diyordu ki: "Biz yaralılarımızı, düşenlerimizi, geride kalanlarımızı bırakmadığımız zaman bu mücadele anlamlı olabilir." Tam da bu işte. Bunu yapmak zorundayız.

»Filmin hatırlattığı diğer konu ise Hemşince konuşulması. Bu dilin filme hakim olmasının altında nasıl bir mesajı taşıyorsunuz?

‘Mumi' adlı kısa filmimde kullanmıştım ama uzun metraj olarak ilk bu filmdir. Hemşinli olmamın payı da var ama bu hikayede o da istiyordu. O kadar egemen kültüre rağmen, gidip oradaki dili kullanmak bile politik. Politik sinema konusu politik olan film değildir; tavrıyla, hikaye anlatışıyla politiktir. Sonuç olarak, bu kadar başka dillerin yok sayıldığı, Türklüğün dayatıldığı bir yerde yaşıyoruz. Ama bir de Karadeniz gibi herkesin farklı anlamlar yüklediği, Gürcüler, Lazlar, Hemşinler gibi çok başka kültürlerin olduğu bir coğrafya var. Orayı güzel kılan diller zaten. O kadar güzel, farklı dil ve kültürlere sahip insanlar yaşayabiliyorsa, demek ki biz bir arada yaşayabiliriz. Hemşince kullanmak benim için bu anlamda filmin en politik yanıdır.

»Filmdeki oyuncuların birçoğu yöre halkı mıydı?


Onur"u (Saylak) oynayan Yusuf"un ilk sinema filmi, Serkan Keskin"in vardı birkaç sinema filmi vardı. Bunun dışında Gürcistan"dan gelen oyuncular var. Filmin bu yanı da önemliydi, çünkü biz burada bir film yapıyorduk ama bir bölgedeki başka insanlarla da ilişki kurduk. Orada genç sinemacılarla tanıştık, filmi orada da göstereceğiz. Sadece sınırlara takılı kalmıyoruz. Çünkü bu film aynı zamanda o bölgenin sorunuydu; Kafkasya sorunuydu. O yüzden bu filmin bir Kafkas filmi olması benim için çok daha önemliydi açıkçası. Dili, ruhu, rengi, atmosferi, ışığı... Işığı hep öyle düşündük. Burada önemli olan çok iyi görüntünün olması değil, Kafkasya"nın o kendi rengini yakalarsak iyi film olacak.

»Peki toplumsal sinemadan Türkiye neden bu kadar uzak? Türe ilişkin filmleri neden pek göremiyoruz?

Gerçekten bu bir süreç meselesi... Bu Türkiye ile ilgili bir şey değil. Dünya sinemasıyla ilgili olan herkes bilir; işleyiş tüm dünyada hemen hemen aynı. Gerçi, şimdi biraz Doğu Avrupa sinemasında başka bir şeyler olmaya başladı. Daha kendi meselelerini anlatmaya başladılar. Çünkü çalkantılı ve kırılgan yerlerde sanat daha sancılı çıkar.

Genel olarak bütün dünya da olan bir şey var. Sağ ideoloji pompalanıyor. Bu ister istemez, sinemayı da etkiliyor. Sinema çok büyük bir endüstri... Maliyeti çok yüksek. Babam on kere daha dünyaya gelse bu parayı kazanamaz mesela. O yüzden ister istemez toplumsal meselelerden uzak, kendi iç meselelerine yönelik filmler yapıyorlar ve destek de alıyorlar. Bu yapılsın tabii ama benim sinemam burada ayrılıyor.

Hem sanatsal olarak iyi ama toplumsal olarak ada meselesi olan filmler yapabilirsek biz doğru yoldayız demektir. Çünkü öyle bir yerden geliyoruz. Borçluyuz bu topluma. Sinema yaparak borcumuzu ödüyoruz. Kendimizi borçlu hissedersek böyle filmler çıkar.

Ama biz de bir gün çok güzel aşk filmi çekebiliriz, hatta en güzelini çekebiliriz. Çünkü Dostoyevski'nin bir söz vardır: Ölümünü şakağında hisseden insan aslında hayatın en büyük değerini anlayandır. O zaman demek ki hayatı en iyi biz anlarız, aşkı da biz anlarız.

*Birgün, GÜLŞEN İŞERİ

20 Aralık 2008 Cumartesi

Krize Karşı Ses Çıkarıyoruz...



Sabah akşam konuştuğumuz krizin tek nedeni patronların kâr hırsıdır. Bu kriz, ne işlerine son verilen Tezcan Galvaniz işçisinin ne de Brisa işçisinin krizidir. Bu kriz AKP hükümetinin temsil ettiği sermayedarların krizidir.

Kriz elbette ki öncelikle emekçileri vuruyor. Ama bu üniversitelerinde bu krizden nasibini almayacağını göstermiyor. Hayatımızda girdiği her yeri kirleten para üniversitelerimize tüm kirliliğiyle girmiştir. Böyle bir ortamda üniversitelerinde krizden nasibini almaması mümkün değildir. Kriz üniversitelerde artacak olan harçlarla, özel yemekhanelerle, barınma sorunuyla, özel okullarla hissettirecek kendini .

Bu durumda üniversite öğrencilerine iki seçenek kalıyor, ya tüm bu olanları kanıksamak ya da bu krizin bedelini ödememek için mücadele etmek. Kanıksayanların şikâyet etmeye hakkı yok. Hükümet olan AKP ile, sömürü düzenleriyle, içine itildiğimiz geleceksizlikle derdimiz var elbet. Ancak böyle gelmiş böyle gider diyenlerle de derdimiz var.

Çağrımız onuruna, geleceğine, ülkesine sahip çıkan üniversite gençliğinedir.

Üniversitemizden, yurdumuzdan, yemekhanemizden, kampüsümüzden, bölümümüzden paranın kirini silelim.

Üniversitelerden paranın kirini temizlemek, krize faturasını ödememek için taleplerimiz var:

- İşten atılanlar geri alınsın.

- İşten çıkarmalar yasaklansın.

- Tüm harçlar, kayıt paraları ve paralı kırtasiye işlemleri kaldırılsın.

- Tüm öğrenciler için insanca yaşama uygun ücretsiz yurtlar yapılsın.

- Öğrencilere ücretsiz yemek verilsin, özelleştirilen yemekhane ve kantinler üniversitelere devredilsin.

- Ücretsiz ulaşım sağlansın.

- Öğrenim ve harç kredisi borçları iptal edilsin.

- Özel üniversiteler devletleştirilsin, eğitim her düzeyde ücretsiz olarak verilsin.

Gün krize karşı mücadele günüdür, gün harekete geçme günüdür. Tüm bu haklı taleplerimizi kazanana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Tüm taleplerimizi duyurmak için 24 ARALIK SAAT 12:00 de Umuttepe yemekhanesinin önünde buluşuyoruz.

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ

19 Aralık 2008 Cuma

Yürüyor GENÇLİK MUHALEFETİ Yürüyor!!!

Geleceğimizi İstiyoruz Girişimi Türkiye Komisyonu kararı ile isimin değiştiği bildirilmiştir. Yeni isim GENÇLİK MUHALEFETİ olarak konulmuştur. Geniş bilgi daha sonra aktartılacaktır.

18 Aralık 2008 Perşembe

KÜRESEL KRİZ KAPİTALİZMİN TA KENDİSİDİR - BAĞIMSIZ SOSYAL BİLİMCİLER


KRİZİ EMEKÇİLERİN ARTAN SÖMÜRÜSÜ ve EKONOMİK BAĞIMLILIĞI DERİNLEŞTİRİCİ NEOLİBERAL, YENİ-SAĞ POLİTİKALARLA AŞMA ÇABALARINA KARŞI DURMALIYIZ.

Kapitalizm son 70 yılın en ağır bunalımını yaşıyor. Küresel krizin derinleşmesi ve giderek Türkiye ekonomisini de etki altına almasıyla birlikte IMF ile yeni bir "stand by" programı da gündeme gelmiştir. Egemen sermaye sınıfının sözcüleri, yerli ve yabancı sermaye kuruluşlarının öneri ve gözetimi altında kriz ortamını bahane ederek, emeğin zaten sınırlı olan kazanılmış haklarını gerileterek işgücü maliyetlerini düşürmek; böylece bir firsata dönüştürülen krizi emekçilerin artan sömürüsü ile aşma gayreti içerisindedir. Hükümet böylece, ülkemizde alın teriyle yapılan üretimin insanlarımızın ihtiyaçlarını değil sermayenin ihtiyaçlarını karşılamaya amade edilmesinden başka bir anlamı olmayan neoliberal projeye daha da hız kazandırmak istemektedir. Üstelik, bütün bu olumsuz gelişmeler Türkiye ekonomisinin içerisinde bulunduğu bağımlılık ilişkilerini giderek daha da derinleştirici unsurlar içermektedir. Bu olumsuz gözlemler karşısında Bağımsız Sosyal Bilimciler olarak bir araya gelmiş olan bizler, Aralık 2008‘de bir durum değerlendirmesi yapmak ve kamuoyunu uyarmak ihtiyacı duyuyoruz.

Yazının tamamı için tıklayınız.

* http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/

12 Aralık 2008 Cuma

İKTİSAT FAKÜLTESİ İŞGALİ 1 NO'LU BİLDİRİ- Yunanistan'dan


Ve nihayet bu cinayetle birlikte devlet hakettiği yanıtı alıyor. Devletin baskı güçleriyle çarpışan, tüketim tapınaklarına, bankalardaki yasal soygunculara ve karakollardaki yasal katillere saldıran binlerce genç, işçi, işsiz ve göçmen tarafından yakılan şehrin sokaklarında veriliyor yanıt.Cumartesi akşamı özel güvenlikçi aynasızın teki Eksarhiada Aleksis Grigoropulosu soğukkanlılıkla kurşunladı. Olayın kendisi ve devamında aynı gece bütün ülkeye yayılan isyan ve direniş eylemleri yoruma mahal vermiyor. Sözkonusu devlet cinayeti, bardağı taşıran son damlaydı. Toplumun büyük kesimlerinin maruz kaldığı gündelik şiddet ve terörün, toplu işten çıkarmaların, ekonomik sefaletin, polis terörünün, akşam haberlerinden yayılan psikolojik terörün doldurduğu bardaktaki son damla. Üstelik sözkonusu devlet cinayeti münferit bir vaka değildi. Toplumsal hafızası sağlam olanlar, 15 yaşındaki Mihali Kalçezanın 1985 kasımında Melista adlı aynasız tarafından öldürülüşünü, 23 yaşındaki İrakli Maragakinin Girit İraklioda özel güvenlik tarafından yakın zamanda öldürülüşünü, 43 yaşındaki Maria Kulurinin mücadeleci Levkimide öldürülüşünü hatırlayacaklar. Ve demokratik rejim boyunca katledilen diğerlerini... Ayrıca, devletin ve sermayenin genel olarak katletmek gibi bir politikası olduğunu da unutmuyorlar. İşçilerin zindanlarında gündelik cinayetler olan iş kazalarından, mesela Peramadaki liman işçilerinin temmuz ayındaki günlük ölümlerinden, sayısız (ve isimsiz) göçmenin Yunan devletinin sınırlarında yediği dayaktan, katledilmelerinden, demokrasi cehennemi zindanlarda tutukluların katledilmesinden hiç sözetmeyelim. Ve nihayet bu cinayetle birlikte devlet hakettiği yanıtı alıyor. Devletin baskı güçleriyle çarpışan, tüketim tapınaklarına, bankalardaki yasal soygunculara ve karakollardaki yasal katillere saldıran binlerce genç, işçi, işsiz ve göçmen tarafından yakılan şehrin sokaklarında veriliyor yanıt. Mücadele, kaldırıları kırıp aynasızlara fırlatan mahalle sakinlerine, çevik kuvvetle çatışan göçmenlere, okullarını işgal eden ve sokaklara akarak dövüşen öğrencilere yayılıyor. Medya, çatışmaların toplumsal-sınıfsal karakterini gizlemek için uğraşıyor. Bir yandan timsah gözyaşları akıtıp diğer yandan toplumu isyancıların karşısına dikmek için büyük ve çokuluslu şirketlere yönelik saldırıları uç tepkiler olarak sunuyor. Bu soğukkanlı cinayeti devlet şiddetinin münferit vakası olarak görmediğimiz gibi, sadece kötü sağcılara değil, bütün hükümetlere ve toplamda baskıcı ve sömürücü burjuva demokratik rejimine karşı başkaldırıyoruz. Bu yüzden herhangi bir bakanın ya da hükümetin istifasını falan istemiyoruz. Ne de bu cinayetin ardından adaletin yerini bulması gibi bir beklentimiz var. Adalet, hiçbir devlet cinayetinde sözkonusu olmadı, şimdi de olmayacak. Sadece yayılan öfke, sokaklarda verilen yanıtın keskinleşmesi... Hepimizin farkında olduğu baskıcı gerçekliği, üzerinde yükseldiği kapitalist sistem ve otoriter ilişkileri toplumsal-sınıfsal öfkemizin hedefi haline getirmeyi arzuluyoruz. Toplumsal-sınıfsal çarpışmanın bir mevzisi olan ASOEE (İktisat Fakültesi) İşgali, sokaklardaki kolektif eylemlerin biçimlenmesi ve bilgilendirme için açık bir mekan. Üniversitelerin işgalini, hiçkimsenin devlete karşı yalnız kalmaması için verdiğimiz mücadelenin alanı, devlet baskısına karşı güçlerimizin yeniden örgütlenmesi ve özörgütlülük alanlarına dönüşmesi için aynı zamanda önemli görüyoruz. Bu yüzden İktisatta işgal sürecek.


ÇATIŞMALARDA GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILSIN!HİÇBİR DEVLET CİNAYETİ YANITSIZ KALMASIN!ZAMAN GEÇTİKÇE ÖFKEMİZ BÜYÜYOR!AYNASIZLAR! KATİL DOMUZLAR!


Son sözü henüz söylemedik! Bunlar Aleksinin geceleri!


(ASOEE) İKTİSAT FAKÜLTESİ İŞGALCİLERİ

YUNANİSTAN’DA GERÇEKTEN NE OLUYOR?-FOTİ BENLİSOY- Y. DOĞAN ÇETİNKAYA

Ne Yunanların ölümsüz direniş ruhu ne de 300-500 "maskeli" gösterici söz konusu olan. Bir kuşağın, öfkeli ve cesur bir yeni kuşağın radikalizmiyle karşı karşıyayız. Gerçekte zarar verilen binaların çoğunun büyük iktisadi işletmelere ve bankalara ait olması, çok "bilinçli" bir şiddetin varlığına işaret ediyor.
15 yaşında bir gencin polis tarafından vurularak öldürüldüğü Cumartesi gecesinden itibaren Yunanistan‘ın irili ufaklı hemen bütün şehirleri bir "sosyal patlamaya" tanıklık ediyor. Gösteriler düzenleniyor, yürüyüşler yapılıyor ve bunların çoğu polisle girilen bir çatışmayla sonuçlanıyor.
Resmi binalara, bankalara, McDonalds, Starbucks, Zara, Vodafone gibi uluslararası zincir mağazalarına saldırılar oluyor.
Yerli, yabancı basın yayın organları açığa çıkan tepkinin şiddet ve yoğunluğu karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor ve çareyi olur olmadık açıklayıcı şemaları tedavüle sürmekte görüyor.
Mesela BBC muhabiri, "böylesi bir öfke patlamasının nedeni ne?" gibi bir soruya karşılık olarak Yunanlıların ölümsüz "direniş ruhu"ndan bahsediyor.
Karamanlis hükümeti ise günah keçisini çoktan buldu.
Atina ve Selanik‘ten başlayıp ülkenin hemen bütün kentlerini etkileyen olayları 300-500 anarşiste, "maskeli yağmacıya", "demokrasi düşmanlarına" yüklemeye çalışıyor.
Böylece hem son olayda açığa çıkan ve son yıllarda giderek artan polis şiddeti meselesini unutturmaya çalışıyor hem de ülkede düzeni garanti edebilecek güvenilir tek güç olarak ortaya çıkmak istiyor.
Hükümetin kendisine karşı yönelen öfkeden sıyrılmak, tepkilerin boyutlarını küçük göstermek için elinden geleni yapmasında şaşırtıcı bir şey yok elbette.
Şaşırtıcı olan, yerli-yabancı birçok aklıevvelin de "300 psikopat Atina‘yı yaktı" şeklinde özetlenebilecek fantastik senaryoyu içtenlikle benimseyip müdafaa etmesi.
Evet, ne Yunanlıların ölümsüz direniş ruhu ne de 300-500 "maskeli" gösterici söz konusu olan.
Bir kuşağın, öfkeli ve cesur bir yeni kuşağın radikalizmiyle karşı karşıyayız.
15-16 yaşlarında yüzlerce, binlerce genç polisle çatışıyor, barikatlar kuruyordu bugün.
Bu gençlerin örgütlü solla, anarşistlerle bağları oldukça esnek.
Birçoğu belki de hayatlarında ilk defa gösterilere katılıyor, dahası polise taş ya da Atina sokaklarında bol bulunan turunç atıyor.
Polisi adeta bir işgal ordusu gibi görüyor ve öfkelerini ATM‘lere, bankalara saldırarak çıkartıyorlar.
Kimileri (bilhassa "eski" solcu kanaat önderleri), bu gençleri bir ideolojiye sahip olmamakla ve kör şiddete teslim olmakla suçluyor.
Bu aklıevveller bu gençleri kendi meşreplerince "apolitik şiddet tutkunları" olarak resmetme telaşı içindeler.
Oysa gençler gayet politikler, karşı tarafı da çok iyi tanıyorlar.
Kör şiddet uyguladıkları da açık bir yalan. Gerçeklikle ilişkileri ancak televizyon aracılığıyla kurulabilen insanlar dün Atina‘nın bombardımana uğramış olduğunu tasavvur edebilir belki.
Çünkü siyasal ve toplumsal şiddeti neden ve sonuçlarından soyup çıplak bir holiganizm boyutuna indirgeyip abartarak servis etmekte ana akım medyanın üstüne yok.
Üç gündür medyanın büyük bölümü, "korkuyu" allayıp pullayıp pazarlıyor.
Gerekte zarar verilen binaların çoğunun büyük iktisadi işletmelere ve bankalara ait olması, çok "bilinçli" bir şiddetin varlığına işaret ediyor ve bu konuda daha serinkanlı yorum yapmanın gerekliliğini ortaya koyuyor.
Aslında büyük gazete yazarlarının ve haber müdürlerinin, kendilerini yanan bankalarla özdeşleştirmeleri, büyük marka mağazalarının sahipleriymiçesine feryat etmeleri saldırıların ve eylemlerin gerçek niteliklerini gayet iyi anladıklarının en büyük delili.
Yunanistan aslında son yıllarda toplumsal hareketlerin oldukça canlı olduğu bir ülke. Özellikle eğitimin ticarileştirilmesine ve sosyal güvenliğin piyasalaştırılmasına dönük "reformlar" ciddi bir tepkiyle karşılandı, karşılanıyor.
Bundan daha bir buçuk yıl önce, özel üniversitelerin kurulmasına olanak veren anayasa değişikliği, üniversite öğrencilerinin kitlesel hareketine çarpıp yerle yeksan olmuştu.
Üstelik ülkede sosyal demokrasinin (artık "sosyal liberallerin" demek belki daha doğru), yani PASOK‘un solunun (radikal solun) bugün seçim olsa yüzde 15 ile 20 gibi çok ciddi bir oy oranına sahip olduğunu da aklımızın bir köşesinde tutmakta yarar var.
Yani bu yeni genç kuşağın radikalizmi sıfırdan başlamıyor ya da bir tesadüfün eseri değil.
Alexandros Grigoropoulos adlı gencin sudan bir sebeple bir polis tarafından öldürülmesi, bardağı taşıran bir damlaydı.
Son yıllarda özellikle göçmenlere ve öğrencilere dönük polis şiddetinde ciddi bir artış vardı. Hükümetin sırtını sıvazlayıp kolladığı, Olimpiyatlar vesilesiyle modernize ettiği polis teşkilatında coplar daha hızlı inip kalkmaya, eller kemerdeki tabancaya daha rahat inmeye başlamıştı.
Ancak "patlama" sadece kolluk kuvvetlerine karşı değil. Karamanlis önderliğindeki Yeni Demokrasi hükümetinin neoliberal itikada olan sorgusuz sualsiz imanı (yeminli neoliberallerin "acaba hata mı ettik" diyebildiği uluslararası kriz ortamında bile ülkenin limanları özelleştirilip Çin firmalarına satılıyordu) ve son dönemde hemen her gün bir yenisi patlak veren skandallar bardağı taşma noktasına getirmişti zaten.
İşin garibi, hükümeti istifaya çağıran PASOK‘un özelleştirme ve "terörizme karşı savaş" (!) konusunda hükümetin birçok politikasının başlatıcısı, hatta esinleyicisi olması.
Aleksis‘i öldüren polisin bağlı olduğu birimi kuran da geçen PASOK hükümetiydi.
Hal böyleyken PASOK lideri Papandreu‘nun hükümetin düşmesi ve kendisinin başbakanlık konutuna yerleşmesi için göstericileri "sağduyuya" çağırmasını yorumlamaya gerek dahi yok. Hasılı yıpranan sadece mevcut hükümet değil, cuntanın sona erdiği yıllardan bugüne iki partinin (PASOK-Yeni Demokrasi) hakimiyetine dayanan siyasal sistem özellikle genç kuşak nezdinde büyük bir itibar yitimine uğramış durumda.
İşin komiği ise sözde "tehdit altında olan" demokrasiye ilişkin atılan nutuklar.
Aslında demokrasiden ancak sermayenin hareket serbestini anlayanlar açısından haklı bir yorum bu.
Bu anlamda, evet "demokrasi" tehdit altında. Ancak bir başka açıdan, tam da gerçek ya da klasik manada (madem konumuz Yunanistan "antik" anlamda) demokrasi yolunda büyük bir adım atılıyor belki de.
Zira Yunan cumhurbaşkanının iddiasının aksine demokrasi kanunlara saygıda ısrar etmek değil, kanunları özgürlük yolunda zorla genişletmektir.
*BİA Haber Merkezi - Atina

10 Aralık 2008 Çarşamba

‘POLİS ŞİDDETİNE KARŞI ORTAK MÜCADELE EDELİM’


»Yunanistan"da son iki günde hangi gelişmeler yaşandı?
Nicolaidis: Polis kurşunuyla bir gencin öldürülmesiyle bugün (salı günü) tüm okullar kapalıydı. Öğretmenler ve öğrenciler derslere girmiyor. Sokaklarda hareketlenme sürüyor. Daha da büyüyecek gibi gözüküyor.

»Öğrenciler bu yüzden mi girmedi derslere?
Karatsioubanis: Zaten Yunanistan"da öğretmenlerin bir öğretmenler sendikası var ve çok büyük bir kesim bu sendikaya mensup. Sendika bir bildirge yayınlayarak öldürülen genç için bir boykot çağrısı yaptı. Dolayısıyla okullar kapandı. Öğrenci örgütleri de bugün sokaktaydı.

»Tüm sol partiler destek veriyor mu bu eylemliliklere?
Karatsioubanis: Komünist parti bir bildirge yayınladı ancak olaylara resmi bir desteği yok. Yunanistan komünist Partisi"nin öğrenciler arasında örgütlenen bir şemsiye örgütlenmesi var. Bu örgütlenmeyle olaylara müdahil oluyorlar. Ancak resmi bir biçimde parti olarak katılmıyorlar.

»Çarşamba günü de bir grev olacağı haberi geldi. Grev bu olaylarla mı ilgili?
Nicolaidis: Hayır değil. Grev ulusal bir grev ve hükümetin izlediği ücret politikası, çalışma koşulları, işsizlik ve hayat pahalılığı konularını kapsıyor. Ancak sonuç itibariyle ikisi olayda da neoliberal Karamanlis hükümetini hedef alınıyor.

»Karamanlis hükümeti köşeye sıkışmış gibi gözüküyor. Hükümeti düşürebilecek mi sol muhalefet?
Karatsioubanis: Şimdilik sanmıyorum. Olaylardan hemen sonra İçişleri Bakanı ve Polis şefi istifa etti. Ancak Başbakan bu istifayı geri çevirdi. Görünen o ki Karamanlis hükümeti polisleri korumaya devam ediyor. Ancak sonuç itibariyle neoliberal politikalar ve şiddet politikaları Karamanlis hükümetini giderek köşeye sıkıştırdı. Bu baskı sürecek gibi gözüküyor. Sonrası bizim zaferimize dönüşebilir.

»Eylemler sürecek yani?
Karatsioubanis: Tabii ki.Sokaklarda çeşitli eylemlilikler şu anda da var. Özellikle gençlerin ve öğrencilerin başını çektiği önemli eylemlilikler var. Kitlesel mitingler düzenlenecek. Bu işin peşini bırakmayı düşünmüyoruz.

»Türkiye"de de polis şiddeti var. Gazetemiz aracılığı ile bir mesaj vermek ister misiniz Türkiye halkına?
Karatsioubanis: Tabii ki. Bu yapılan saldırı insanların özgürce dolaşma, söz söyleme hakkına yapılmış bir saldırıdır. Bu saldırılara çok defalar maruz kaldığını bildiğimiz Türkiye"deki halk bizi iyi anlayacaktır. İki halk neoliberalizme ve polis şiddetine karşı mücadele etmek zorundadır. Sonuçta neoliberal saldırı çok defalar şiddeti kullanmakta, halka karşı silah sıkmaktadır. Buna karşı durmalıyız. Küreselleşen dünyada ortak mücadele etmekten başka şansımız yok.

Barış İnce

GRAHAM FULLER VE YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ-ASLI DOĞAN

Kitaplarda İpuçları Saklı: Graham Fuller ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti
Çok okunmayı ve üzerinde çok tartışılmayı hakkeden bu kitap Türkiye‘ye önerdiği yeni iç ve dış politika stratejileriyle bölgesel bir güç olmanın yolunun aktif rol almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Ortadoğu‘daki en önemli bölgesel gücün ABD olduğu düşünülürse ve bu gücü ancak kanlı savaşlar pahasına elde edebildiği akla getirilirse Türkiye için çizilen yolun güllük gülistanlık olmadığı görülecektir. Dahası, kendi çıkarı uğruna bölgesinde aktif rol almaya soyunan Türkiye gibi bağımlı bir aktörün ne kadar süre bağımsızlığını koruyabileceği de anlaşılacaktır.
Kapitalizmin krizi tartışmaları, sadece "Marx haklı mıydı?", "Refah devletine dönüş mümkün olabilir mi?" gibi provokatif soruları değil; aynı zamanda, dünya kapitalist sistemi için acil stratejik adımları da gündeme getirdi. Amerikalılar soyut konuşmayı, teorik düzlemde kalmayı sevmezler; onlar için önemli olan "pratik sorulara pratik cevaplar" vermektir. Dolayısıyla, Türkiye dahil Avrupa‘nın büyük bölümü provokatif sorularla uğraşmaya devam ederken onların bir yerlerde bu soruların cevabını arayacağı kesin.
Cevapların ilki elbette iktisadi alanda olmalı. Ancak, art arda açıklanan paketler ve zirvelerden yeni ve dünyaya umut verecek bir plan çıkmayacağı da kesinleşti. Krizin sistemik karakterini belirleyen de işte bu gelişmeler. ABD‘nin ne kadar daha bu sistemin taşıyıcısı olabileceği ve yeni bir sistemin nasıl bir uluslararası yapılanmayla birlikte gerçekleşeceği de bu gelişmeler paralelinde tartışılacak.
Bilsay Kuruç geçen hafta "Mülkiye Krizi Tartışıyor" adlı sempozyumda "2008 bir modelin sonudur; ABD‘nin kreditörlüğünü yaptığı modelin sonuna gelinmiştir. Ama ABD bunu kabullenmek istemiyor. Bunun karşısında da İngiliz Başbakanı Brown dünyaya yeni bir Bretton Woods Sistemi lazım diyerek sadece iktisadi çözüm arayışının değil; 90‘lardan bu yana giderek artan Amerikan yayılmacılığının artık finanse edilmek istenmediğinin de sinyalini veriyor. Dünyaya yeni bir iktisadi sistem lazımsa ve henüz bu alternatifin taşıyıcılığını yapacak bir yapı ortaya çıkmadıysa bu gelişmeler bizi "yeni kapitalizmler dönemi"ne taşıyacaktır. Yeni kapitalizmler dönemi, sanıldığının aksine iktisadi ve siyasi zorun arttığı bir dönem olacaktır. Dünya yeni bölüşüm savaşlarına gebedir." dedi.
Yeni dönemin doğasının anlaşılması için iktisatçıları, finansçıları, siyaset bilimcileri ve uluslararası ilişkiler uzmanlarını göreve çağıran Bilsay Kuruç, yeni bir dünya kurulacaksa bunun yolunun 29 Bunalımında olduğu gibi önce refah devletinden değil faşizmden ve bir bölüşüm savaşından geçeçeğini belirtti. Krizin sadece kısmi bir aksaklık, dalgalanma olduğunu düşünenler "Kapitalizmin sonu mu geldi?" sorusuna cevap bulamayacakları gibi bu sorunun peşinden gidenlerin büyük plan ve çatışmalarını da anlayamayacaklar demiş oldu.
Kapitalizmin krizine ilk soruda cevap vermekte çaresiz kalan ABD doğrudan ikinci soruya geçme istediği içinde. Umudun Barack Obama‘da aranmasının nedeni de bu. Ülkemizde de özellikle NTV‘nin başını çektiği lobinin çalışmalarıyla birinci gelen Barack Obama‘nın dünya için umut veren bir planı olduğu düşünülüyor. Ekonomiden sorumlu danışmanlarını açıklayan Obama biri eski Hazine Bakanı biri de eski FED başkanı iki bilindik isimle yola devam edeceğini açıklamış oldu. Bu açıklama ne şaşkınlık ne umut yarattı. Zaten Obama‘nın da iktisadi alanda sihirli çözümler beklenmemesi gerektiğini söylemişti. O zaman Obama‘nın "yeni bir Amerikan yüzyılı daha" umudunu yaratan neydi?
Kısa bir süre önce Dışişleri Bakanını seçen Obama, Hillary Clinton‘u oturttuğu bakanlık koltuğundan bir mesaj mı vermeye çalışıyordu? Mesajın Türkiye‘ye ulaşması çok güç olmadı. Eski CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller internet haber sayfalarına düşen slogan vari sözleriyle Obama hükümetinin mesajını iletti:
"Büyük Ortadoğu Projesi Çöktü" (NetHaber)
"Artık Müttefik Değiliz" (Hürriyet)
"Türkiye Artık ABD‘ye Bağımlı Bir Ülke Değil" (Sabah)
"Türkiye Bölgesel Güç Olacak" (Radikal)
"CIA ezber mi bozuyor; kafa mı karıştırıyor?" manşetini atanların (HaberBu) mesajın tüm yalınlığına rağmen mesajı anlayamayacakları kesin. Oysa Fuller‘in elçilik yaptığı mesajın Mart 2008‘den beri önemli bir belgesi ve açıklaması var: Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları, İstanbul, Mart 2008.
Biz solcuları hep dar bir çerçeveden bakmakla eleştirenler, hep aynı kitapları okuduğumuzu sananlar bu CIA raporunun gözümüzden kaçacağını düşünmüş olabilirler. Ama yanılıyorlar. Sadece yazılmak için vakti beklenmiş bir kitap Yeni Türkiye Cumhuriyeti. İşte şimdi tam da kapitalizmin krizine umut olması beklenen Obama‘nın dış politika stratejisini belirleyemeye çalıştığı günlerde hakkettiği değeri vermek üzere tozlu raflardan indiriliyor.
"Türkiye artık müttefik değil, bölgesel bir güç" olmalı politikasını açıklamak veya temellendirmek için yazılan kitap, Bush dış politikası ile özdeşleşen Büyük Ortadoğu Projesini eleştirerek başlıyor.
"Art arda gelen uzun bir ABD yönetimleri silsilesi ‘eski‘ Türkiye‘den memnundu; sadık, güvenilir, sıkı bir şekilde Batı-yanlısı, çıkarları Amerika‘nın çıkarlarından pek de farklı olmayan, ABD‘nin bölgedeki hemen her jeopolitik amacını gerçekleştirmesine yardım etmeye hazır ve buna istekli bir Türkiye idi bu." (s.37) diyerek Fuller Türkiye‘nin 11 Eylül saldırısından sonra ABD‘nin Terörizmle Küresel Savaş politikasına gözü kapalı ve karşılıksız destek verdiğini vurguluyor; ancak, bu dönemin Türkiye için kapanmakta olduğunu da belirtmiş oluyordu.
Fuller‘e göre bu dönemin kapanmakta olduğunun önemli göstergeleri var: "uluslararası sistemde, birçok nedenle, - büyük ölçüde Washington‘un etkisini azaltma pahasına olmak üzere - çok kutupluluğu belirli oranda geri getirmeye yönelik aşamalı bir küresel tepkiye tanık olmaktayız. Bu eğilim hem Soğuk Savaş‘ın sona ermesinden beri yaşanan küresel jeopolitik değişimlerle, hem de George W. Bush yönetimi altında Washington‘un daha tek yanlı ve hegemonik politikalara yönelmesiyle ilintilidir. Sonuç olarak, dünyanın birçok bölgesinde bir zamanlar ABD‘nin sadık müttefiki olan ülkeler artık bu şekilde nitelendirilebilir değillerdir. Türkiye de bu trendin parçasıdır." (s.37)
Türkiye‘de yükselen anti-ABD‘ci eğilimi bu trendin bir parçası olarak yorumlayan Fuller, Türkiye‘nin artık ABD çıkarlarından kendi çıkarlarını savunur hale gelmesi gerektiğini söylüyor. Müttefiklikten kendi çıkarlarını savunan bir aktöre geçişi zorunlu kılan nedir? Fuller bu soruyu "eski" Türkiye Cumhuriyeti‘nin 1923 yılından bu yana izlediği iç ve dış politika stratejisini eleştirerek cevaplamaya çalışıyor. Fuller‘e göre Türkiye Cumhuriyeti‘nin 85 yıldır kendi çıkarlarını savunan bir aktör haline gelememesinin temel nedeni 85 yıllık genel yanılgısında gizlidir. 85 yıldır Türkiye Cumhuriyeti çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmak için Batıyı örnek alması gerektiğini düşünmüştür. Bu politikayı tamamlayan ve Türkiye Cumhuriyetinin dış politikası haline gelen temel düstur ise "yurtta sulh, cihanda sulh"dür. Kısacası, Fuller Türkiye‘yi komşu ülkelerle düşman ve içine kapanık bir ülke haline getiren stratejinin bu ikili politika olduğunu söylemiş oluyor.
ABD‘nin yüz yıldır kendi sınırları ötesinde savaştığını, Türkiye‘nin ise "düşman komşular"a rağmen Kıbrıs sorunu hariç bölgesindeki savaşlarda aktif rol almadığını düşünürsek dış politika strateji söylendiği gibi başarısız nitelendirilemez. Ancak, Fuller‘in 85 yıllık Cumhuriyet deneyimini toptan başarısız ilan etmekte ısrarlı olduğu görülüyor. Fuller‘in çıkış yolu olarak gösterdiği strateji ise, kitaba adını veren "Yeni Türkiye Cumhuriyeti". Yeni Türkiye Cumhuriyeti‘nin yolu iki politika değişiminden geçiyor. Biri, yüzünü Batı‘ya dönmüş ve çağdaşlığı muasır medeniyet seviyesine ulaşmak olarak gören Türkiye Cumhuriyeti‘nin kendini kendi bölgesinde, Ortadoğu‘da konumlandırma stratejisi. Yani "Yükselen Bölgesel Aktör" olma stratejisi. İkincisi ise, Ilımlı İslam Cumhuriyeti. Çünkü, Fuller‘in de belirttiği gibi Ortadoğu‘daki islam devletleriyle empati kurabilecek ve onların önderliğini üstlenebilecek bölgesel bir aktör ancak Ilımlı İslam projesiyle kurulabilir. Bölgesinde aktif rol almayı ancak 85 yıllık gelenekle arasındaki bağı kopararak sağlayabilir.
Çok okunmayı ve üzerinde çok tartışılmayı hakkeden bu kitap Türkiye‘ye önerdiği yeni iç ve dış politika stratejileriyle bölgesel bir güç olmanın yolunun aktif rol almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Ortadoğu‘daki en önemli bölgesel gücün ABD olduğu düşünülürse ve bu gücü ancak kanlı savaşlar pahasına elde edebildiği akla getirilirse Türkiye için çizilen yolun güllük gülistanlık olmadığı görülecektir. Dahası, kendi çıkarı uğruna bölgesinde aktif rol almaya soyunan Türkiye gibi bağımlı bir aktörün ne kadar süre bağımsızlığını koruyabileceği de anlaşılacaktır.
kaynak:www.tankitabevi.com

8 Aralık 2008 Pazartesi

IMF KRİZLİ HAVAYI SEVER- HAYRİ KOZANOĞLU


İtibarı iyice zedelenen hatta çalışanların maaşlarını dahi ödeyemeycek hale geldiği söylenen IMF‘nin yeniden ‘kurtarıcı‘ olarak sunulması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Geçmişte de IMF‘nin misyonun tartışılır hale geldiği, işlevsizleştiği dönemler oldu. Ama yaşanan çeşitli krizler IMF‘nin imdadına yetişti ve adeta IMF‘nin ikinci kez doğuşunu sağladı. Krizler IMF için fırsatır.
2000‘li yıllarda, özellikle dünyanın likiditeye boğulduğu dönemlerde IMF yine bir kimlik bunalımına girdi, adeta sinek avlamaya başladı. Türkiye‘den aşka hatırı sayılır bir müşterisi kalmadı. 2007‘de patlayıp 2008‘de şiddetlenen küresel mali kriz IMF‘yi yeniden hareketlendirdi. Peki IMF kurtarıcı olabilir mi? IMF elindeki 250 milyar dolar civarında kaynak, krizin boyutları düşünüldüğünde ‘devede kulak‘ kalıyor. IMF ancak Türkiye, Macaristan, Ukrayna, Pakistan gibi ülkelerdeki ‘sermaye güvenliğini‘ sağlamak için devreye girebilir. Unutmayalım, bu arad azengin ama küçük bir ülke İzlanda da IMF ocağına düştü.
Patronların anlaşma yapması konusundaki ısrarı emekçiler için ne anlama gelir?
Yeni dönemde 100 milyar dolarlık ‘kısa vadeli likidite kolaylığı‘ adı altında yeni bir fırsat yaratıldı. Böylelikle ‘stand-by‘ filan beklenmeden ‘sağlıklı ülkelerin‘ borçlanması mümkün olacak. İlk aşamada Japonya Başbakanı Toro Aso, çanağa 100 milyar dolar akıtarak IMF‘nin elini güçlendirdi. Ne yazık ki, cari işlemler açığı nedeniyle Türkiye‘nin bu ‘imkandan‘ faydalanması mümkün görünmüyor. Türkiye özel sektörü ise, 180 milyar doları aşan borçlarını IMF tarfından bir ‘stand-by‘ dayatılmazsa ödeyemeceğinin farkında, bunun için bastırıyor. Bu da düşük kur döneminde borçlanıp günahlarını yine sade yurttaşlar, emekçiler tarafından ödenmesi anlamına gelecek. Bu nedenle yeni bir IMF anlaşmasına karşı direnmek Türkiye‘deki emekten yana kesimlerin boynunun borcu olmalıdır.
2001 krizi sonrasında IMF‘nin Türkiye ekonomisine müdahalesinin faturası ne oldu?
IMF‘nin 2001 krizi sonrasındaki tutumunu öncesiyle birlikte düşünmek gerekir. 90‘larda birlikte Uluslar arası sermaye akışlarının liberalizasyonu, yine Türkiye gibi ülkelerin bu mecraya girmeye zorlanmasıyla IMF‘ye yeni bir ‘görev emri‘ çıktı. Sıcak paranın ‘özgürce‘ cirit atmasını küresel yatırımlarını teminat altına almak, bir sorun çıktığında burnu kanamadan ilgili ülkeden tahliyesini sağlamak. IMF-Amerikan Hazinesi-Wall Street bu dönemde Uluslar arası sermayenin özellikle amerikan yatırımlarının bekasını sağlamaya kilitlenmiş bir üçlü oluşturdu. Türkiye‘nin 2001 krizinde de devalüasyona izin vermemek, bu operasyon için 20 milyar doları aşkın fon pompalamak (tabi bu apara Türkiye‘nin borç hazinesine yazılıyor, ülke emekçileri ödüyor!) IMF‘ye düştü.
İlk kuruluş amaca nasıl deklare edilmişti?
Bilindiği gibi IMF, Amerika‘nın dünya hegemonyasını ilan ettiği 1944‘te imzalanan Bretton Woods Anlaşması‘nın bürünü bir mali kurum. Önceleri görevi ödemeler bilançosu kronik açıklar veren ülkelere destek sağlamak, gerekirse yüzde 10‘a kadar devalüasyon için izin vermekti.
İlk itibar yitimi ne zaman, nasıl yaşandı?
Özellikle Vietnam Savaşı‘nın etkisi, yükselen enflasyonla ABD doları değer kaybetmeye başlayınca Breetton Woodis çöktü, dolar dalgalanmaya bırakıldı. Böylece bir dönem IMF işlevsiz kaldı, misyonu tartışılır hale geldi. Batı ekonomilerinin durgunluğu nedeniyle kredi ihtiyacının daralması, petro dolarların yatırım yapacak mekan aramasıyla Uluslar arası bankacılık sistemi Türkiye benzeri yoksul ülkelere kredi pompalamaya başadı.
ABD‘nin 70‘lerin sonunda sıkı para politikaları uygulaması ‘monetarizme‘ geçilmesiyle değişken faizli kredilerin maliyeti çok yükseldi, Meksika‘nın dış borç ödemelerini assıya almasıyla ‘dünya borç krizi‘ patlar verdi. Bu aynı zamanda IMF‘nin ‘ikinci doğuşu‘ anlamına geliyordu. Türkiye, Latin Ameraka ve benzeri ülkeleri işçi sınıfını baskı altına alıp, iç talebi canlandırıp, ‘ihracata yönelik kalkınma‘ rotasına sokmak IMF‘ye düştü. Washingthon‘tan yakılacak ‘yeşil ışık‘ Uluslar arası piyasalardan borçlanmanın teminatı haline geldi.
* Evrensel, 7 Aralık 2008, Pazar

5 Aralık 2008 Cuma

DIŞARIYA AÇILAN KAPI (SOLuk Fanzin'den)


“Çiftçi, çiftçi gibi düşündüğü için çiftçi olmuş değil, çiftçi olduğu için çiftçi gibi düşünmüştür” [1]

“… Mozart’ı Mozart eden, hem içsel yeteneği hem de dışsal müzik çevresidir. Mozart, bir Afrika köyünde yetişseydi Mozart olamazdı. Ama her Viyana’da yetişende Mozart olamaz.” [2]

Nasıl oluyor da insanlar siyaset ile ilgilenmediklerini övünerek söyleyebiliyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Ne zamandan beri ‘beni sömürürlerse sömürsünler’ demek gurur verici bir söz oldu anlamamaktayım. Siyasetten uzaklaşma halleri her yerde olduğu gibi üniversiteyi de esir almış. Üstelik rektör adaylarının vaatleri arasında ‘üniversiteden siyaseti uzaklaştırmak’ gibi maddeler bulunmakta.(Bakınız: Mesut Parlak[3]). Şu acınası halimize bir bakın hele, Siyaset Bilimi bölümlerinin bulunduğu üniversiteler siyasetten korkar olmuş. 12 Eylül darbesi öncesi ülke çapında vuku bulan terör olaylarının faturası tamamen siyasete yüklenmiş. Oysa en büyük suçlu tahammülsüzlük değil mi? Bu tahammülsüzlüğü oluşturan derin güçler suçlu değil mi? Maraş katliamlarını, Çorum katliamlarını yaratan derin güçler suçlu değil mi? Birilerinin sosyalist olması kabul edilmeyecek bir şey miydi? Ya da herhangi başka bir görüşe sahip olmak. Farklı olmak çok mu kötüydü?Hayatında kendisi dışında en ufak bir derdi olmamış üniversiteli bazı arkadaşlarımız teröre lanet mitinglerine büyük heyecan ile katılmaktan geri kalmadılar. Siyasi görüşlerini dile getirdi diye öğrencileri okuldan atan üniversite yönetimleri teröre lanet mitinglerine sıra gelince tüm kaynaklarını seferber etmekten geri kalmadı. Hayatında siyaset denildiğinde beş metre geri çekilen insanlar nasıl oluyor da ‘vatan, millet, Sakarya” diyerek bu eylemlere hücum ediyor. Ey genç! Milliyetçilik denen hastalıktan haberin var mı senin? Emperyalizmin var olma kaynağı…Yukarıda italikle yazılan cümleler dış faktörlerin hayatımıza etkisini anlatıyor. Ama italikle yazılan ikinci cümle iç etkilerin de etkilerini göz ardı etmeyen bir cümle. Yani kısaca hayatımız dış etkilerden oldukça fazla etkileniyor. Bir düşünün büyüdüğünüz mahalleden başka bir mahallede büyümüş olsanız aynı çocuk mu olacaktınız. Ya da abartabiliriz de, mesela sokakta gördüğünüz herhangi bir insanın yerine herhangi bir arkadaşınızı görseydiniz aynı kişi mi olacaktınız. Elbette değil, en azından beyniniz farklı hareketleri gerçekleştirirdi ve siz, sürekli değişen siz, değişiminizi farklı bir yöne yapacaktınız. Bu kadar küçük şeylerin ne önemi var demeyin ne de olsa damlaya damlaya göl olmuyor mu? Mozart bir Afrika köyünde yaşasaydı yeteneğini ne kadar değerlendirebilirdi? Şimdi daha özel durumları ele alalım. Örneğin bir üniversite öğrencisi ÖSYM’nin -ve daha genelde devletin- uyguladığı politikalarla üniversiteye girmek için büyük bir yarışa girmiştir. 5’de 1, 10’da 1 olmak lazım ÖSS’de. Burada ÖSYM, devlet, ÖSS gibi dışsal etkiler büyük bir kesimi etkiliyor. Yani dışsal olan içsel olanı etkiledi.Aile yaşantımız bile bazı kurallar içinde. Bunlar zaman içinde ya da başka etmenler ile ailede oluşan kurallardır. Bu kurallar değil de başka kurallar etkili olsa biz bambaşka bir kişilik oluverebilecektik.Türkiye’de devlet politikaları farklı olsa, bizim yaşamımız farklı olmayacak mıydı? Mesela Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes sağlık hizmetlerinden sadece kimlik kartını göstererek yararlanabilse, bizler hastanelerde kuyruk beklemek yerine fazladan bir kitap okuyabilirdikDışsal etkiler saymakla bitmez. Peki ya bize tembihlenen siyasetten uzak dur söyleminin amacı ne. Dış etkileri değiştirmek için siyaset yapmanın gerektiği anlarda ne yapacağız. Hepimiz belki isyan ettik. 3 saate hayat sığar mı? Dedik ÖSS sınavına dair. Peki, ne yaptı haşmetli büyüklerimiz. ÖSS kalksın diyenleri jopla ‘sevmediler’ mi?“ Şimdi sen beni anlayabildin mi? Ya da ben kendimi anlatabildim mi? Bilmiyorum. Sevgili arkadaşım, seni sen yapan şeylerin ne olduğunu düşünmeni isterim. Korkma! Siyaset yemez insanı, seni yiyecek olan düşünceler değildir, düşünmediklerindir. Çok fazla karmaşık gelebilir bazen hayat. Acaba yanlış mı düşünüyorum diye korkma! Güçlerimizi birleştirirsek bize kim dur diyebilir

[1] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, Onuncu basım, Haziran 1996 (Düşünce kelimesinin felsefi açıklamasından)
[2] Age, (Dış ilişki kelimesinin felsefi açıklamasından)
[3] İstanbul Üniversite’nin şu an ki rektörü.

4 Aralık 2008 Perşembe

"Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm" Kitabının Sonuç ve Özet Kısımı (Friedrich Engels)


ÖZET VE SONUÇ


Şimdi tarihsel evrim taslağımızı kısaca özetleyelim:
I. Ortaçağ Toplumu.
– Küçük ölçüde bireysel üretim. Üretim araçları bireysel kullanıma uyarlanmış (adapte olmuş); bu yüzden ilkel, kaba, cılız, az etkili. Üretim, ya üreticinin kendisinin, ya da feodal beyinin doğrudan doğruya tüketimi için. Ancak bu tüketimin üzerinde bir üretim fazlası olan yerde, bu fazlalık satışa çıkarılır, değişime katılır. Bundan dolayı, meta üretimi ancak başlangıç halinde. Ama daha şimdiden toplumsal üretimdeki anarşiyi bütün ayrıntılarıyla, embriyon halinde, kendi içinde taşımakta.
II. Kapitalist Devrim.
– Önce elbirliği ve manüfaktür aracılığı ile sanayide biçim değiştirme. O zamana kadar dağınık olan üretim araçlarının büyük işliklerde toplanması. Bunun sonucu olarak, bireysel üretim araçlarının toplumsal üretim araçlarına dönüşümü – genellikle, değişim biçimini [sayfa 100] etkilemeyen bir dönüşüm. Mal edinmenin eski biçimleri yürürlükte kalır. Kapitalist ortaya çıkar. Üretim araçlarının sahibi olarak ürünleri mal edinmeye ve onları meta haline getirmeye de yetkilidir. Üretim, toplumsal bir eylem olur. Değişim ve mal edinme ise bireysel eylemler, bireylerin eylemleri olarak sürer. Toplumsal ürünü bireysel kapitalist mal edinir. Bugünkü toplumumuzun içinde hareket ettiği ve modern sanayinin günışığına çıkardığı bütün çelişkilerin doğduğu temel çelişki. A. Üreticinin üretim araçlarından ayrılması. İşçinin ömür boyu ücretli emeğe mahkûm edilmesi. Proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık. B. Meta üretimini yöneten yasaların üstün gelmesi ve etkilerinin gittikçe artması. Başıboş rekabet. Bireysel fabrikadaki toplumsallaştırılmış örgüt ile genellikle üretimdeki toplumsal anarşi arasında çelişki. C. Bir yandan, makinelerde rekabetin her fabrikatör için zorunlu kıldığı o gittikçe artan sayıda emekçinin yerinden olması ile tamamlanan yetkinleşme. Yedek sanayi ordusu. Öte yandan, üretimin sınırsız genişlemesi ve rekabet karşısında her fabrikatör için [bunun –ç.] zorunluluğu. Her iki yandan da, üretken güçlerin işitilmemiş gelişmesi, arzın talepten fazlalığı, pazarların dolup taşması, her on yılda bir bunalımlar, kısır döngü: burada, üretim araçlarında ve üründe fazlalık – orada, işsiz ve geçim araçlarından yoksun emekçilerde fazlalık. Ama bu iki üretim ve toplumsal esenlik kaldıracı, birlikte işleyememektedir, çünkü kapitalist üretim tarzı, üretken güçleri çalışmaktan ve ürünleri, önce sermayeye dönüşmedikleri sürece, dolaşımdan alıkor – onların gerçek bolluğunu engelleyen budur. Çelişki bir saçmalığa varmıştır. Üretim tarzı, değişim biçimine karşı ayaklanmış durumdadır. Burjuvazi, kendi öz toplumsal güçlerini yönetegitmede yetersizliğe mahkûmdur. D. Kapitalistlerin kendileri de, üretim araçlarının toplumsal karakterini kısmen tanımaya zorlanır. Büyük üretim ve haberleşme kurumlarının işletilmesini, önce anonim ortaklıklar, sonra tröstler ve daha sonra da devlet ele alır. Burjuvazinin gereksiz bir sınıf olduğu kanıtlanır. Onun [sayfa 101] bütün toplumsal görevlerini artık aylıklı memurlar yapmaktadır. III. Proleter Devrim. – Çelişkilerin çözümü. Proletarya, kamu iktidarına elkoyar ve, onun aracılığıyla, toplumsallaştırılmış üretim araçları, burjuvazinin elinden çıkıp, kamu mülkiyetine geçer. Proletarya, bu eylemiyle üretim araçlarını şimdiye kadar taşıdıkları sermaye karakterinden kurtarır ve onlardaki toplumsal karakterin sonuna kadar kendisini göstermesine tam özgürlük tanır. Bundan böyle önceden belirlenmiş bir plana dayanan toplumsallaştırılmış üretim olanaklı hale gelir. Üretimin gelişmesi, toplumdaki farklı sınıfların varlığını artık bir çağa uymazlık haline getirir. Toplumsal üretimdeki anarşinin yittiği oranda, devletin de politik otoritesi tükenir. Sonunda kendi öz toplumsal örgüt biçiminin efendisi olan insan, aynı zamanda, doğanın egemeni ve kendisinin efendisi olur – özgür olur. Bu evrensel özgürlüğe kavuşturma işini başarmak, çağdaş proletaryanın tarihsel özel görevidir. Bu işin tarihsel koşullarını ve böylelikle doğasını anlamak, şimdi baskı altında bulunan proletaryaya, başarmaya çağırıldığı bu önemli işin koşulları ve anlamı üzerine eksiksiz bilgi vermek, bu, proleter hareketin teorik dışavurumunun, bilimsel sosyalizmin ödevidir. [sayfa 102]

Arşiv- Anayasa İçin Ne Demiştik?



YENİ ANAYASA: HALK İÇİN HALKLA BERABER

Ülkemizin sürekli değişen gündeminde anayasa tartışmaları dedikodu olmaktan öteye gidememekte, gizli kapılar ardında değil de halkın tüm kesimlerinin dâhil olduğu bir süreçten ısrarla kaçınılmaktadır.

12 eylül rejiminin topluma dayattığı korku halkı mekanik bir sistemden farklı tutmamaktadır. ‘Halk devlet içindir’ anlayışı halka dayatılmakta, tersi görüşü savunanlar egemenler tarafından ‘terörist’ diye nitelendirilmektedir.

Hükümette bulunduğu dönemde AKP, apoletli siyasetin karşısında sözde sivil politikanın temsilcisi olarak nitelendirilmiştir. Oysa AKP neo-liberalizmin ve dinci-gerici siyasetin temsilcisi durumundadır. AKP’nin uyguladığı politikalar, apoletli siyasetle öz olarak aynı temele dayanmaktadır.

Bu bağlamda ezen-ezilen çelişkisinde ezenden yana olmalarıyla, bilimselliğe karşı kaderciliği seçmeleriyle, halkın iradesi yerine sermayenin iradesine dayanması ile AKP ve darbeci zihniyet arasındaki farklılık şekilde bir farklılıktır. Özde değil de şekilde farklılıkların medya tarafından ön plana çıkarılması AKP’yi sanki ‘sivil’ siyasetin temsilcisi gibi göstermektedir.

İlk önce yeni anayasanın ne amaçla, kim için ve nasıl yapılması gerektiğini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Bizce yeni anayasa, halkın çıkarlarını savunmalı, bilimin ve halkın kolektif ürünü olmalıdır.

Bizce anayasa, özgürlüğün en büyük koruyucusu olmalıdır. Ancak ekonomik özgürlüğü olmayanın aç kalma özgürlüğünden başka bir özgürlüğü olmayacağını da göz ardı etmemeliyiz.

Bizce yeni anayasa, tekellerin ve tekelleşmenin ortadan kalkması için ciddi maddeler içermelidir. Tekellere karşı ezilenlerin hareketleri desteklenmelidir.

Bizce yeni anayasa, insandan başlayarak toplumu ve devleti gerçekten bağımsız kılmalıdır. Tam bağımsız bir ülke yaratmanın bağımsız bir bireyden geçtiği bilinmelidir. Çünkü devlet halkın bir örgütlülüğüdür. Devlet, halktan ayrı bir mekanizma değildir.

Bizce yeni anayasa, ötekileştirmenin karşısında olmalı. İnsanların ya da toplulukların kendi dil, din, ırk, düşünce vb. farklılıklarından dolayı herhangi bir ayrımcılığa uğramaması garanti altına alınmalıdır. Asimile politikalarının herhangi bir kazanım getirmediği, milliyetçiliğin eski ve vazgeçilmesi gereken bir sevgili olduğu bilinmelidir. Bu bağlamda eski anayasada ki ‘Türk milleti’ anlayışı yerine kardeşçe, bir arada yaşamın simgesi olarak ‘Türkiyelilik’ anlayışının ilerici bir durum olarak yeni anayasaya eklenmesi gerekmektedir.

ÖĞRENCİ: MAKİNENİN BİR DİŞLİSİ DEĞİL ÖZGÜR İNSANDIR

Öğrenciler giderek artan bir şekilde insani, demokratik ve bilimsel anlayıştan uzaklaştırılarak sömürü düzenine açılmaktadır.

Öğrenciler, sermayenin ihtiyaçlarına göre eğitim alıp, sermayenin belirlediği şartlarda sermaye için çalışmaya mahkûm edilmektedir.

Öğrenciler, üniversitelerde demokratik katılımdan uzaklaştırılarak istekleri göz ardı edilmekte, öğrenciye ‘sen kendi sorunlarını bilemezsin, biz biliriz denilmektedir’ ve güvensiz bir toplumun temelleri atılmakta ve bu temeller zaman içinde sağlamlaştırılmaktadır.

Öğrenciler, egemenlerin çıkarları uğruna bilimsel eğitim-öğretim’den mahrum bırakılmakta, yeri geldiğinde dinci-gerici fikirlerle, yeri geldiğinde sermayenin ihtiyaçlarına uyar bir eğitim-öğretim ile bilimsellikten uzaklaştırılmaktadır.

Bu bağlamda;

Bizce yeni anayasada, öğrencilerin istediği alanda eğitim almalarının önü açılmalı, iş hayatında üretimin aktif öznesi olması sağlanmalı, çalışma saatlerinin azaltılması ile insani faaliyetlere zaman ayırıp makine-insan değil özgür-insan olması anayasa tarafından güvence altına alınmalıdır.

Bizce yeni anayasada, öğrencilerin diğer üniversite bileşenleri ile beraber üniversite yönetiminde söz, yetki ve karar hakkına sahip olmalıdır. Özerk-demokratik bir üniversite yeni anayasa ile oluşturulmalıdır.

Bizce yeni anayasada, ‘sermaye için değil halk için bilimsel eğitim’ söylemi özümsenmelidir.

Bizce yeni anayasada, halkın çocuklarının eşit şartlarda üniversitelere girmesinin önünde ki – en önemlisi ekonomik – tüm engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Geleceğimizi İstiyoruz- Kocaeli Üniversitesi

3 Aralık 2008 Çarşamba

FATSA ALEGRE ALEGRE FATSA


Dört yanımız puşt zulası… Suskun, hayın, çıyansı… Bugün yerel seçimlerin ‘kimi seçelim’e indirgendiği, ilkesiz, programsız, nasıl bir yerel yönetim sorusunu yanıtlamaktan çok uzak bu sürecin kirleten, çürüten bulaşıklığından ruhumuzu ve bilincimizi arındırmak için kuzeye, Karadeniz’e yüzümüzü çevirip, o mert, delikanlı terziyi ve tarihe düşülen o muhteşem Fatsa deneyimini bir kez daha hatırlamalı.



"Kentleri biz inşa ederiz, sonra kentler bizi dönüştürür ve sonuçta nasıl insanlar olduğumuzu inşa ettiğimiz kentler tayin eder" David Harvey

Yıllar önce Fatsa'ya ÖDP'nin açılış şenliğine gitmiştim. Mazlum Çimen, Menderes Samancılar'ın da katıldığı şenlik öncesi, hep birlikte mezar taşında "Ben ne yaptımsa halkım için ve halkla birlikte yaptım" sözleri yazan terzinin mezarını ziyaret etmek istemiştik. Hani, Can Yücel'in "Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa'ya /O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla /Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar /Kimseler çıkaramaz Fatsa'nın sırtından!" dizelerindeki terzi…

Dört yanımız puşt zulası… Suskun, hayın, çıyansı… Bugün yerel seçimlerin ‘kimi seçelim'e indirgendiği, ilkesiz, programsız, nasıl bir yerel yönetim sorusunu yanıtlamaktan çok uzak bu sürecin kirleten, çürüten bulaşıklığından ruhumuzu ve bilincimizi arındırmak için kuzeye, Karadeniz'e yüzümüzü çevirip, o mert, delikanlı terziyi ve tarihe düşülen o muhteşem Fatsa deneyimini bir kez daha hatırlamalı. Fatsa‘da terzilik yaparken devrimci mücadeleye katılan Fikri Sönmez'i, 1979‘da solun bağımsız adayı olarak girdiği seçimde, CHP adayı 1150, AP adayı 850 oy alırken, 3096 oyla belediye başkanı seçilen ilkokul mezunu Fikri'yi unutmayın!

Terziden belediye başkanı mı olur, diyerek mavra geçen Tercüman gazetesine, "Açıklamak isterim ki, ben otuz yıla yakındır geçimimi terzilik mesleğimle sağlamaktayım. Bana terzi olarak hitap edilmesi beni küçültmez, aksine yüceltir. Ben Tercüman gazetesinin yöneticileri gibi ülkemde Amerikan emperyalizminin borazanlığını yapıp da onlara kiralanmadım. Bu gazetenin terzileri küçük görmesi, şahsımda tüm sanatkarlara, milyonlarca emekçiye bir hakarettir" diyen Terzi Fikri'yi unutmayın!

Şişkin egosuyla "Ben, ben, ben!.." diye diye gerdan kırıp ortalarda gezinen soytarılara hiç benzemeyen, örgütlü mücadelenin mütevazı bir neferi olmayı içselleştirip, "Halk neyi nasıl yapmamızı istiyorsa öyle yapalım, halka gidelim" diyen Fikri Sönmez bu coğrafyada yaşadı. Her mahallede bir mahalle meclisi ve bu meclislerin görevlendirdiği mahalle komiteleri ve DKÖ temsilcilerinden bir Kent Meclisi kuran Fatsa'yı unutmayın!

Halk meclisi ve komiteleriyle önce kenti çamurdan kurtarıp, sonra karaborsaya, kaçakçılığa ve tefeciliğe son kampanyasını başlatanların hikayesi, bizim hikayemizdir. Kaçak elektrik, rüşvet ve karaborsayı zabıtaya bırakmadan halkın bizzat denetlediği, halk kültür şenlikleri, çocuk korosu, el sanatları atölyeleri, spor müsabakaları, film ve tiyatro gösterileri, kütüphaneleri ve okuma salonlarıyla bir yerel yönetim pratiği yaşandı Karadeniz'de. Ve bu müthiş deneyim, Türkiye‘nin her köşesine örnek oldu.

Ve faşist darbenin ardından, "Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış, devlet benim diyor. Komite kurmuş. Fatsa'yı o komite yönetiyor. Ne yapılıp yapılmayacağına halk karar veriyor. Buna göz yumamazdık. Göz yumsak, müsaade etsek daha nice yüz Fatsalar çıkardı" diyen Evren'i unutmayın!

Başka Fatsalar çıkmasın diye nokta operasyonunda, halktan ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinden 300 kişiyle birlikte tutuklanan, 1985‘e kadar Amasya Cezaevi‘nde kalan ve ağır işkencelere kalbi dayanmayıp cezaevinde yaşamını yitiren ama onurunu ve yurtseverliğini göğsünde bir rozet gibi taşıyan Fikri Sönmez'i unutmayın!

Dün "Beton duvarlara, demir parmaklıklara mecbur edildiğim için hiç ama hiç üzüntü duymuyorum. Vatansever olduğumu bugün söylediğim gibi, yirmibeş seneden bu yana her yerde söyledim. Bunun için kavgalara girdim, işkence gördüm, zindanlara atıldım. Eğer bir ülkede vatan, İsviçre bankalarında gizli hesap defterleri ve Amerikan doları olarak görülüyor ve bu insanlar da yönetimi ellerinde bulunduruyorsa vatan için darağaçlarını omuzlayanları elbette ‘vatan haini' ilan edeceklerdir." diyen Fikri'nin Fatsa'sı, bugün Başbakan'ın korktuğu ve itiraf ettiği, ayakların baş olduğu yerdi, unutmayın!..

Samsun'da TMMOB, düzenlediği üç günlük Kent Sempozyumu'nda kentin çevre, altyapı, kentleşme, kentsel dönüşüm, imar çalışmaları, konutlaşma, sanayileşme sorunlarını masaya yatırdı. Ama, tek bir belediye başkanı sempozyuma icabet etmeyince, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Bu sempozyumun olmazsa olmazı Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere ilgili belediyelerdir. Üzülerek söylüyorum ki, bu işin ana teması olan belediyelerdir. Belediyeler sempozyuma bırakın katkı koymayı, ilgi göstermekten imtina etmişlerdir. Biz belediye başkanlarından sunumlar yapmalarını ve çalışmalarını bizimle paylaşmalarını isterdik. Maalesef bunu gerçekleştiremedik."

Neyin sunumunu yapacaklardı acaba belediye başkanları? Göz yumdukları yağmanın sunumunu mu? İmar yolsuzluklarını mı? İhale belediyeciliğini mi? TOKİ'yi mi? Sermaye belediyeciliğinin nasıl yapıldığını mı? Bu memleketin de, bu kentin de sermaye belediyecilerinin sunacakları katkıya değil; yeni Fikrilere, yeni Fatsalara ihtiyacı var!

"bir masalım var sana ölümden bile gerçek / hayallerin kadar varsın bu zalim dünyada

hava döner kalpten eser/ tepe tepe ayazma/saplanır bulutlara /hayallerin kadar varsın bu zalim dünyada

Fatsa alegre alegre Fatsa / Fatsa alegre alegre Fatsa"


Belma Nur Kartal'ın yazısıdır.

2 Aralık 2008 Salı

KALKIN AYAĞA KALKIN GELİYOR BU ÇOCUKLAR! ELLERİNDE PANKARTLAR GELİYOR BU ÇOCUKLAR!



"Türkiye‘de devrimci hareketin, yaklaşık otuz yıldır içerisinde gelişen tüm olumsuzlukları etkisizleştirerek, devrimci bir mücadele ve kültürü yeniden var edecek olan da gençliğin bu cüretinden başka bir şey değildir. Gelişimimiz hem objektif durumu hem de bağrında taşıdığı potansiyel ve tarihsel birikimle, devrimci siyasetin 21. yüzyıldaki yeni formunu yaratma sürecinin en önemli yapı taşıdır. Şimdi bu anlayışla bir adım daha atıyoruz."

UMUDA, ÖZGÜRLÜĞE, GELECEĞE BİR ADIM DAHA ATTIK!

Sokaklarda, üniversitelerde, liselerde, mahallelerde, ayağımızın bastığı, nefes aldığımız her yerde ve her anda, umudumuz, kararlılığımız ve inancımızla örgütlediğimiz Geleceğimizi İstiyoruz faaliyeti, iki yıl sonra ikinci Türkiye forumunu da gerçekleştirerek bir adım daha attı.

Bundan iki yıl önce, 14 Ekim 2006‘da alanlarda sesini duyurarak ‘kavgaya ve sevdaya yeniden merhaba‘diyen devrimci gençler; iki yıl sonra hayatı ve kendilerini çoğaltarak yine sokaklarda bir adım daha attı.

Üniversitelerden, liselerden, mahallelerden; Artvin‘den, Çorum‘dan, Lüleburgaz‘dan, Ankara‘dan, Anamur‘dan, Dörtyoldan, Mersin‘den, Antep‘ten, Sivas‘tan, Adana‘dan, Hatay‘dan, İzmir‘den, Muğla‘dan, Isparta‘dan, Antalya‘dan, İstanbul‘dan ve her yerden düşlerimizle,tarihimizle, geleceğimizle geldik, her yerden geldik!

Geleceğimizi İstiyoruz, sokağı gençliğe boyadı! İsyana boyadı!

Mitingin ardından gerçekliştirilen Türkiye forumu ile, hareketin bugüne kadarki gelişim seyri ve önümüzdeki dönem tartışıldı. Yapılan tartışmaların ardından, önümüzdeki dönemin daha örgütlü ve merkezi bir biçimde yürütülmesi konusunda karar verildi. Forum‘da ayrıca, Geleceğimizi İstiyoruz‘un önümüzdeki dönemi, ülke ve dünyanın durumu ile ilgili olarak bir siyaset belgesinin çıkartılması ve merkezi bir siyasal faaliyetin başlatılması karar altında alındı.

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA!

İLERİ!

Fatsa Belgeseli (Herkes İzlesin Diye..)