
İtibarı iyice zedelenen hatta çalışanların maaşlarını dahi ödeyemeycek hale geldiği söylenen IMF‘nin yeniden ‘kurtarıcı‘ olarak sunulması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Geçmişte de IMF‘nin misyonun tartışılır hale geldiği, işlevsizleştiği dönemler oldu. Ama yaşanan çeşitli krizler IMF‘nin imdadına yetişti ve adeta IMF‘nin ikinci kez doğuşunu sağladı. Krizler IMF için fırsatır.
2000‘li yıllarda, özellikle dünyanın likiditeye boğulduğu dönemlerde IMF yine bir kimlik bunalımına girdi, adeta sinek avlamaya başladı. Türkiye‘den aşka hatırı sayılır bir müşterisi kalmadı. 2007‘de patlayıp 2008‘de şiddetlenen küresel mali kriz IMF‘yi yeniden hareketlendirdi. Peki IMF kurtarıcı olabilir mi? IMF elindeki 250 milyar dolar civarında kaynak, krizin boyutları düşünüldüğünde ‘devede kulak‘ kalıyor. IMF ancak Türkiye, Macaristan, Ukrayna, Pakistan gibi ülkelerdeki ‘sermaye güvenliğini‘ sağlamak için devreye girebilir. Unutmayalım, bu arad azengin ama küçük bir ülke İzlanda da IMF ocağına düştü.
Patronların anlaşma yapması konusundaki ısrarı emekçiler için ne anlama gelir?
Yeni dönemde 100 milyar dolarlık ‘kısa vadeli likidite kolaylığı‘ adı altında yeni bir fırsat yaratıldı. Böylelikle ‘stand-by‘ filan beklenmeden ‘sağlıklı ülkelerin‘ borçlanması mümkün olacak. İlk aşamada Japonya Başbakanı Toro Aso, çanağa 100 milyar dolar akıtarak IMF‘nin elini güçlendirdi. Ne yazık ki, cari işlemler açığı nedeniyle Türkiye‘nin bu ‘imkandan‘ faydalanması mümkün görünmüyor. Türkiye özel sektörü ise, 180 milyar doları aşan borçlarını IMF tarfından bir ‘stand-by‘ dayatılmazsa ödeyemeceğinin farkında, bunun için bastırıyor. Bu da düşük kur döneminde borçlanıp günahlarını yine sade yurttaşlar, emekçiler tarafından ödenmesi anlamına gelecek. Bu nedenle yeni bir IMF anlaşmasına karşı direnmek Türkiye‘deki emekten yana kesimlerin boynunun borcu olmalıdır.
2001 krizi sonrasında IMF‘nin Türkiye ekonomisine müdahalesinin faturası ne oldu?
IMF‘nin 2001 krizi sonrasındaki tutumunu öncesiyle birlikte düşünmek gerekir. 90‘larda birlikte Uluslar arası sermaye akışlarının liberalizasyonu, yine Türkiye gibi ülkelerin bu mecraya girmeye zorlanmasıyla IMF‘ye yeni bir ‘görev emri‘ çıktı. Sıcak paranın ‘özgürce‘ cirit atmasını küresel yatırımlarını teminat altına almak, bir sorun çıktığında burnu kanamadan ilgili ülkeden tahliyesini sağlamak. IMF-Amerikan Hazinesi-Wall Street bu dönemde Uluslar arası sermayenin özellikle amerikan yatırımlarının bekasını sağlamaya kilitlenmiş bir üçlü oluşturdu. Türkiye‘nin 2001 krizinde de devalüasyona izin vermemek, bu operasyon için 20 milyar doları aşkın fon pompalamak (tabi bu apara Türkiye‘nin borç hazinesine yazılıyor, ülke emekçileri ödüyor!) IMF‘ye düştü.
İlk kuruluş amaca nasıl deklare edilmişti?
Bilindiği gibi IMF, Amerika‘nın dünya hegemonyasını ilan ettiği 1944‘te imzalanan Bretton Woods Anlaşması‘nın bürünü bir mali kurum. Önceleri görevi ödemeler bilançosu kronik açıklar veren ülkelere destek sağlamak, gerekirse yüzde 10‘a kadar devalüasyon için izin vermekti.
İlk itibar yitimi ne zaman, nasıl yaşandı?
Özellikle Vietnam Savaşı‘nın etkisi, yükselen enflasyonla ABD doları değer kaybetmeye başlayınca Breetton Woodis çöktü, dolar dalgalanmaya bırakıldı. Böylece bir dönem IMF işlevsiz kaldı, misyonu tartışılır hale geldi. Batı ekonomilerinin durgunluğu nedeniyle kredi ihtiyacının daralması, petro dolarların yatırım yapacak mekan aramasıyla Uluslar arası bankacılık sistemi Türkiye benzeri yoksul ülkelere kredi pompalamaya başadı.
ABD‘nin 70‘lerin sonunda sıkı para politikaları uygulaması ‘monetarizme‘ geçilmesiyle değişken faizli kredilerin maliyeti çok yükseldi, Meksika‘nın dış borç ödemelerini assıya almasıyla ‘dünya borç krizi‘ patlar verdi. Bu aynı zamanda IMF‘nin ‘ikinci doğuşu‘ anlamına geliyordu. Türkiye, Latin Ameraka ve benzeri ülkeleri işçi sınıfını baskı altına alıp, iç talebi canlandırıp, ‘ihracata yönelik kalkınma‘ rotasına sokmak IMF‘ye düştü. Washingthon‘tan yakılacak ‘yeşil ışık‘ Uluslar arası piyasalardan borçlanmanın teminatı haline geldi.
* Evrensel, 7 Aralık 2008, Pazar
Geçmişte de IMF‘nin misyonun tartışılır hale geldiği, işlevsizleştiği dönemler oldu. Ama yaşanan çeşitli krizler IMF‘nin imdadına yetişti ve adeta IMF‘nin ikinci kez doğuşunu sağladı. Krizler IMF için fırsatır.
2000‘li yıllarda, özellikle dünyanın likiditeye boğulduğu dönemlerde IMF yine bir kimlik bunalımına girdi, adeta sinek avlamaya başladı. Türkiye‘den aşka hatırı sayılır bir müşterisi kalmadı. 2007‘de patlayıp 2008‘de şiddetlenen küresel mali kriz IMF‘yi yeniden hareketlendirdi. Peki IMF kurtarıcı olabilir mi? IMF elindeki 250 milyar dolar civarında kaynak, krizin boyutları düşünüldüğünde ‘devede kulak‘ kalıyor. IMF ancak Türkiye, Macaristan, Ukrayna, Pakistan gibi ülkelerdeki ‘sermaye güvenliğini‘ sağlamak için devreye girebilir. Unutmayalım, bu arad azengin ama küçük bir ülke İzlanda da IMF ocağına düştü.
Patronların anlaşma yapması konusundaki ısrarı emekçiler için ne anlama gelir?
Yeni dönemde 100 milyar dolarlık ‘kısa vadeli likidite kolaylığı‘ adı altında yeni bir fırsat yaratıldı. Böylelikle ‘stand-by‘ filan beklenmeden ‘sağlıklı ülkelerin‘ borçlanması mümkün olacak. İlk aşamada Japonya Başbakanı Toro Aso, çanağa 100 milyar dolar akıtarak IMF‘nin elini güçlendirdi. Ne yazık ki, cari işlemler açığı nedeniyle Türkiye‘nin bu ‘imkandan‘ faydalanması mümkün görünmüyor. Türkiye özel sektörü ise, 180 milyar doları aşan borçlarını IMF tarfından bir ‘stand-by‘ dayatılmazsa ödeyemeceğinin farkında, bunun için bastırıyor. Bu da düşük kur döneminde borçlanıp günahlarını yine sade yurttaşlar, emekçiler tarafından ödenmesi anlamına gelecek. Bu nedenle yeni bir IMF anlaşmasına karşı direnmek Türkiye‘deki emekten yana kesimlerin boynunun borcu olmalıdır.
2001 krizi sonrasında IMF‘nin Türkiye ekonomisine müdahalesinin faturası ne oldu?
IMF‘nin 2001 krizi sonrasındaki tutumunu öncesiyle birlikte düşünmek gerekir. 90‘larda birlikte Uluslar arası sermaye akışlarının liberalizasyonu, yine Türkiye gibi ülkelerin bu mecraya girmeye zorlanmasıyla IMF‘ye yeni bir ‘görev emri‘ çıktı. Sıcak paranın ‘özgürce‘ cirit atmasını küresel yatırımlarını teminat altına almak, bir sorun çıktığında burnu kanamadan ilgili ülkeden tahliyesini sağlamak. IMF-Amerikan Hazinesi-Wall Street bu dönemde Uluslar arası sermayenin özellikle amerikan yatırımlarının bekasını sağlamaya kilitlenmiş bir üçlü oluşturdu. Türkiye‘nin 2001 krizinde de devalüasyona izin vermemek, bu operasyon için 20 milyar doları aşkın fon pompalamak (tabi bu apara Türkiye‘nin borç hazinesine yazılıyor, ülke emekçileri ödüyor!) IMF‘ye düştü.
İlk kuruluş amaca nasıl deklare edilmişti?
Bilindiği gibi IMF, Amerika‘nın dünya hegemonyasını ilan ettiği 1944‘te imzalanan Bretton Woods Anlaşması‘nın bürünü bir mali kurum. Önceleri görevi ödemeler bilançosu kronik açıklar veren ülkelere destek sağlamak, gerekirse yüzde 10‘a kadar devalüasyon için izin vermekti.
İlk itibar yitimi ne zaman, nasıl yaşandı?
Özellikle Vietnam Savaşı‘nın etkisi, yükselen enflasyonla ABD doları değer kaybetmeye başlayınca Breetton Woodis çöktü, dolar dalgalanmaya bırakıldı. Böylece bir dönem IMF işlevsiz kaldı, misyonu tartışılır hale geldi. Batı ekonomilerinin durgunluğu nedeniyle kredi ihtiyacının daralması, petro dolarların yatırım yapacak mekan aramasıyla Uluslar arası bankacılık sistemi Türkiye benzeri yoksul ülkelere kredi pompalamaya başadı.
ABD‘nin 70‘lerin sonunda sıkı para politikaları uygulaması ‘monetarizme‘ geçilmesiyle değişken faizli kredilerin maliyeti çok yükseldi, Meksika‘nın dış borç ödemelerini assıya almasıyla ‘dünya borç krizi‘ patlar verdi. Bu aynı zamanda IMF‘nin ‘ikinci doğuşu‘ anlamına geliyordu. Türkiye, Latin Ameraka ve benzeri ülkeleri işçi sınıfını baskı altına alıp, iç talebi canlandırıp, ‘ihracata yönelik kalkınma‘ rotasına sokmak IMF‘ye düştü. Washingthon‘tan yakılacak ‘yeşil ışık‘ Uluslar arası piyasalardan borçlanmanın teminatı haline geldi.
* Evrensel, 7 Aralık 2008, Pazar
