Kitaplarda İpuçları Saklı: Graham Fuller ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti
Çok okunmayı ve üzerinde çok tartışılmayı hakkeden bu kitap Türkiye‘ye önerdiği yeni iç ve dış politika stratejileriyle bölgesel bir güç olmanın yolunun aktif rol almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Ortadoğu‘daki en önemli bölgesel gücün ABD olduğu düşünülürse ve bu gücü ancak kanlı savaşlar pahasına elde edebildiği akla getirilirse Türkiye için çizilen yolun güllük gülistanlık olmadığı görülecektir. Dahası, kendi çıkarı uğruna bölgesinde aktif rol almaya soyunan Türkiye gibi bağımlı bir aktörün ne kadar süre bağımsızlığını koruyabileceği de anlaşılacaktır.
Kapitalizmin krizi tartışmaları, sadece "Marx haklı mıydı?", "Refah devletine dönüş mümkün olabilir mi?" gibi provokatif soruları değil; aynı zamanda, dünya kapitalist sistemi için acil stratejik adımları da gündeme getirdi. Amerikalılar soyut konuşmayı, teorik düzlemde kalmayı sevmezler; onlar için önemli olan "pratik sorulara pratik cevaplar" vermektir. Dolayısıyla, Türkiye dahil Avrupa‘nın büyük bölümü provokatif sorularla uğraşmaya devam ederken onların bir yerlerde bu soruların cevabını arayacağı kesin.
Cevapların ilki elbette iktisadi alanda olmalı. Ancak, art arda açıklanan paketler ve zirvelerden yeni ve dünyaya umut verecek bir plan çıkmayacağı da kesinleşti. Krizin sistemik karakterini belirleyen de işte bu gelişmeler. ABD‘nin ne kadar daha bu sistemin taşıyıcısı olabileceği ve yeni bir sistemin nasıl bir uluslararası yapılanmayla birlikte gerçekleşeceği de bu gelişmeler paralelinde tartışılacak.
Bilsay Kuruç geçen hafta "Mülkiye Krizi Tartışıyor" adlı sempozyumda "2008 bir modelin sonudur; ABD‘nin kreditörlüğünü yaptığı modelin sonuna gelinmiştir. Ama ABD bunu kabullenmek istemiyor. Bunun karşısında da İngiliz Başbakanı Brown dünyaya yeni bir Bretton Woods Sistemi lazım diyerek sadece iktisadi çözüm arayışının değil; 90‘lardan bu yana giderek artan Amerikan yayılmacılığının artık finanse edilmek istenmediğinin de sinyalini veriyor. Dünyaya yeni bir iktisadi sistem lazımsa ve henüz bu alternatifin taşıyıcılığını yapacak bir yapı ortaya çıkmadıysa bu gelişmeler bizi "yeni kapitalizmler dönemi"ne taşıyacaktır. Yeni kapitalizmler dönemi, sanıldığının aksine iktisadi ve siyasi zorun arttığı bir dönem olacaktır. Dünya yeni bölüşüm savaşlarına gebedir." dedi.
Yeni dönemin doğasının anlaşılması için iktisatçıları, finansçıları, siyaset bilimcileri ve uluslararası ilişkiler uzmanlarını göreve çağıran Bilsay Kuruç, yeni bir dünya kurulacaksa bunun yolunun 29 Bunalımında olduğu gibi önce refah devletinden değil faşizmden ve bir bölüşüm savaşından geçeçeğini belirtti. Krizin sadece kısmi bir aksaklık, dalgalanma olduğunu düşünenler "Kapitalizmin sonu mu geldi?" sorusuna cevap bulamayacakları gibi bu sorunun peşinden gidenlerin büyük plan ve çatışmalarını da anlayamayacaklar demiş oldu.
Kapitalizmin krizine ilk soruda cevap vermekte çaresiz kalan ABD doğrudan ikinci soruya geçme istediği içinde. Umudun Barack Obama‘da aranmasının nedeni de bu. Ülkemizde de özellikle NTV‘nin başını çektiği lobinin çalışmalarıyla birinci gelen Barack Obama‘nın dünya için umut veren bir planı olduğu düşünülüyor. Ekonomiden sorumlu danışmanlarını açıklayan Obama biri eski Hazine Bakanı biri de eski FED başkanı iki bilindik isimle yola devam edeceğini açıklamış oldu. Bu açıklama ne şaşkınlık ne umut yarattı. Zaten Obama‘nın da iktisadi alanda sihirli çözümler beklenmemesi gerektiğini söylemişti. O zaman Obama‘nın "yeni bir Amerikan yüzyılı daha" umudunu yaratan neydi?
Kısa bir süre önce Dışişleri Bakanını seçen Obama, Hillary Clinton‘u oturttuğu bakanlık koltuğundan bir mesaj mı vermeye çalışıyordu? Mesajın Türkiye‘ye ulaşması çok güç olmadı. Eski CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller internet haber sayfalarına düşen slogan vari sözleriyle Obama hükümetinin mesajını iletti:
"Büyük Ortadoğu Projesi Çöktü" (NetHaber)
"Artık Müttefik Değiliz" (Hürriyet)
"Türkiye Artık ABD‘ye Bağımlı Bir Ülke Değil" (Sabah)
"Türkiye Bölgesel Güç Olacak" (Radikal)
"CIA ezber mi bozuyor; kafa mı karıştırıyor?" manşetini atanların (HaberBu) mesajın tüm yalınlığına rağmen mesajı anlayamayacakları kesin. Oysa Fuller‘in elçilik yaptığı mesajın Mart 2008‘den beri önemli bir belgesi ve açıklaması var: Graham Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Timaş Yayınları, İstanbul, Mart 2008.
Biz solcuları hep dar bir çerçeveden bakmakla eleştirenler, hep aynı kitapları okuduğumuzu sananlar bu CIA raporunun gözümüzden kaçacağını düşünmüş olabilirler. Ama yanılıyorlar. Sadece yazılmak için vakti beklenmiş bir kitap Yeni Türkiye Cumhuriyeti. İşte şimdi tam da kapitalizmin krizine umut olması beklenen Obama‘nın dış politika stratejisini belirleyemeye çalıştığı günlerde hakkettiği değeri vermek üzere tozlu raflardan indiriliyor.
"Türkiye artık müttefik değil, bölgesel bir güç" olmalı politikasını açıklamak veya temellendirmek için yazılan kitap, Bush dış politikası ile özdeşleşen Büyük Ortadoğu Projesini eleştirerek başlıyor.
"Art arda gelen uzun bir ABD yönetimleri silsilesi ‘eski‘ Türkiye‘den memnundu; sadık, güvenilir, sıkı bir şekilde Batı-yanlısı, çıkarları Amerika‘nın çıkarlarından pek de farklı olmayan, ABD‘nin bölgedeki hemen her jeopolitik amacını gerçekleştirmesine yardım etmeye hazır ve buna istekli bir Türkiye idi bu." (s.37) diyerek Fuller Türkiye‘nin 11 Eylül saldırısından sonra ABD‘nin Terörizmle Küresel Savaş politikasına gözü kapalı ve karşılıksız destek verdiğini vurguluyor; ancak, bu dönemin Türkiye için kapanmakta olduğunu da belirtmiş oluyordu.
Fuller‘e göre bu dönemin kapanmakta olduğunun önemli göstergeleri var: "uluslararası sistemde, birçok nedenle, - büyük ölçüde Washington‘un etkisini azaltma pahasına olmak üzere - çok kutupluluğu belirli oranda geri getirmeye yönelik aşamalı bir küresel tepkiye tanık olmaktayız. Bu eğilim hem Soğuk Savaş‘ın sona ermesinden beri yaşanan küresel jeopolitik değişimlerle, hem de George W. Bush yönetimi altında Washington‘un daha tek yanlı ve hegemonik politikalara yönelmesiyle ilintilidir. Sonuç olarak, dünyanın birçok bölgesinde bir zamanlar ABD‘nin sadık müttefiki olan ülkeler artık bu şekilde nitelendirilebilir değillerdir. Türkiye de bu trendin parçasıdır." (s.37)
Türkiye‘de yükselen anti-ABD‘ci eğilimi bu trendin bir parçası olarak yorumlayan Fuller, Türkiye‘nin artık ABD çıkarlarından kendi çıkarlarını savunur hale gelmesi gerektiğini söylüyor. Müttefiklikten kendi çıkarlarını savunan bir aktöre geçişi zorunlu kılan nedir? Fuller bu soruyu "eski" Türkiye Cumhuriyeti‘nin 1923 yılından bu yana izlediği iç ve dış politika stratejisini eleştirerek cevaplamaya çalışıyor. Fuller‘e göre Türkiye Cumhuriyeti‘nin 85 yıldır kendi çıkarlarını savunan bir aktör haline gelememesinin temel nedeni 85 yıllık genel yanılgısında gizlidir. 85 yıldır Türkiye Cumhuriyeti çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmak için Batıyı örnek alması gerektiğini düşünmüştür. Bu politikayı tamamlayan ve Türkiye Cumhuriyetinin dış politikası haline gelen temel düstur ise "yurtta sulh, cihanda sulh"dür. Kısacası, Fuller Türkiye‘yi komşu ülkelerle düşman ve içine kapanık bir ülke haline getiren stratejinin bu ikili politika olduğunu söylemiş oluyor.
ABD‘nin yüz yıldır kendi sınırları ötesinde savaştığını, Türkiye‘nin ise "düşman komşular"a rağmen Kıbrıs sorunu hariç bölgesindeki savaşlarda aktif rol almadığını düşünürsek dış politika strateji söylendiği gibi başarısız nitelendirilemez. Ancak, Fuller‘in 85 yıllık Cumhuriyet deneyimini toptan başarısız ilan etmekte ısrarlı olduğu görülüyor. Fuller‘in çıkış yolu olarak gösterdiği strateji ise, kitaba adını veren "Yeni Türkiye Cumhuriyeti". Yeni Türkiye Cumhuriyeti‘nin yolu iki politika değişiminden geçiyor. Biri, yüzünü Batı‘ya dönmüş ve çağdaşlığı muasır medeniyet seviyesine ulaşmak olarak gören Türkiye Cumhuriyeti‘nin kendini kendi bölgesinde, Ortadoğu‘da konumlandırma stratejisi. Yani "Yükselen Bölgesel Aktör" olma stratejisi. İkincisi ise, Ilımlı İslam Cumhuriyeti. Çünkü, Fuller‘in de belirttiği gibi Ortadoğu‘daki islam devletleriyle empati kurabilecek ve onların önderliğini üstlenebilecek bölgesel bir aktör ancak Ilımlı İslam projesiyle kurulabilir. Bölgesinde aktif rol almayı ancak 85 yıllık gelenekle arasındaki bağı kopararak sağlayabilir.
Çok okunmayı ve üzerinde çok tartışılmayı hakkeden bu kitap Türkiye‘ye önerdiği yeni iç ve dış politika stratejileriyle bölgesel bir güç olmanın yolunun aktif rol almaktan geçtiğini göstermiş oluyor. Ortadoğu‘daki en önemli bölgesel gücün ABD olduğu düşünülürse ve bu gücü ancak kanlı savaşlar pahasına elde edebildiği akla getirilirse Türkiye için çizilen yolun güllük gülistanlık olmadığı görülecektir. Dahası, kendi çıkarı uğruna bölgesinde aktif rol almaya soyunan Türkiye gibi bağımlı bir aktörün ne kadar süre bağımsızlığını koruyabileceği de anlaşılacaktır.
kaynak:www.tankitabevi.com
