23 Ocak 2009 Cuma

MERZİFON LİSELİ GENÇLİK MUHALEFETİ'NDEN İSRAİL PROTESTOSU

Gençlik Muhalefeti, Filistin‘le dayanışma eylemlerini sürdürüyor. İsrail saldırısını protesto etmek, Filistin halkıyla dayanışma ve kardeşlik duygularını ifade etmek için Gençlik Muhalefeti‘nin ülkenin dört bir yanında sürdürdüğü eylemlilikler Merzifon Liseli Gençlik Muhalefeti‘nin, lise önünde yaptığı eylemle devam etti.

Liseliler, savaşı, emperyalist saldırganlığı protesto ederek tüm muhalefeti, sol/sosyalist güçleri de, sokağa, mücadeleye ses çıkarmaya çağırdı.

‘iki...üç...daha fazla isyan"

-

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA

19 Ocak 2009 Pazartesi

BUGÜN 19 OCAK - YILDIRIM TÜRKER


Aret Gıcır'ın harika bir karikatürünü hatırlıyorum. Kaygılı, derin kederli suratıyla bir adamın düşünce balonu: "19 Ocak öncesine dönmek istiyorum."
Hrant'ın arkadaşları, 19 Ocak'ı ‘vicdanın miladı' kılmak için bir araya geldiklerini söylüyor:
"Meslekdaşımız Hrant Dink haince katledileli iki yıl oldu. Cinayetin tasarlanması, işlenmesi ve cinayet sonrası delillerin saklanması veya yok edilmesinde rolü olan tüm kişiler, ve bunların devlet kurumları içinde yer alan bağlantı ve uzantıları yargı önüne çıkarılmadıkça, açılan dava bu derinlikte sonuçlandırılmadıkça, cinayet kamu vicdanını sızlatmaya devam edecek; Türkiye Cumhuriyeti Devleti de aklanmamış olacaktır. Davanın takipçisi olmayı sürdüreceğiz."
Bugün saat 3'te kardeşimizin vurulduğu yerde, Agos gazetesinin önünde buluşacağız. Onun vurulduğu gün bize bıraktığı nefesi; o Cumhuriyet tarihinin benzersiz dayanışmasını yaşatmaya kararlı olduğumuzu göstermek için.
Güne başlarken Arat Dink'in 16 Kasım'da Taraf gazetesinde yayımlanan yazısını Hrant'ın katledilmesine suç ortaklığı etmiş dünyanın suratına tutalım istiyorum. Arat'ın sözü, hepimizin sözüdür. Hiç de kimilerinin iddia ettiği gibi ‘bir avuç' ya da ‘marjinal' değiliz.

‘Yokluğum Türk varlığına armağan olsun'
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: "Bugün eğer Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?"
Soru basit, hadi cevap ver.
Tek başına bir anlamı yok tabii.
Hatta tek başına okunsa "Allah söyletmiş" ya da "gönülden söylenmiş sözler" de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde "Türkiye etnik temizliği kabul etti", "Türkiye'de resmî görüş değişiyor" gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş.
Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan ‘bugünkü devlet'i olumlayarak soruyor sorusunu. "Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu" derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten ben niye bu kadar uğraşıyorsam?..
Birçok yabancı, "bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor" diye de sorabilir tabii. Türkiye'yi biraz bileni de ‘savunma'nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye'yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı'nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan'ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor.
Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?..
"Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?"
"Hayır olmazdı." Basit soruya basit cevap.
Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz' diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne' diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne...
Tabii işin en acı tarafı, Bakan'ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız ‘O dönem herkes çok acılar çekti' kavşağından, direksiyonu birden bire ‘iyi oldu' sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor.
Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi...
"Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu."
Sen ne diyorsun?
Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, ‘memleket' olurdu.
Ben neler söylüyorum?
Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın.
Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?..
Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri' falan filan diye; ondan sonra da, bu ‘gönülsüz tedbirler'den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın.
Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının ‘milyonlarca can' olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak...
Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan?
"Yok" diyecek elbet. "Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var." Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... "O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler" diye sorarlar adama.
Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman ‘soykırım'dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü" gibi bir şey söylemek gerekecek o tarih de yakında yazılır herhalde.
Sermayenin ‘milli'leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen ‘milli'yi böyle tarif et, ‘millet'i, ‘Türk'ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp ‘tek millet' diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. ‘Ben Türk değilim' diyene de kız.
Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: "Varlığım Türk varlığına armağan olsun" diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: "Yokluğum Türk varlığına armağan olsun."
İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik.
‘Gönülsüz tedbirler'den, ‘gönüllü yokluğumuz'a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. "Madem egemenim, niye inkâr edeyim?" Egemenlerin ‘İnkâr Hanı'nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı ‘İkrar Evi'ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!
Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben.
Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?"
Arat Dink

ŞİMDİ AŞIRI OLMAK ZAMANIDIR! - MELİH PEKDEMİR


u hafta asıl söylemek istediğim arada kaynamasın diye, aşırı derecede kısa yazmaya çalışacağım. Yahu arkadaşlar, hükümet kış ortasında emeklilerin yakacak yardımını iptal etti. Memurların yemek parasını iç etti, yetmedi; "Üç çocuk yapın" diyen başbakanın hükümeti utanmadan bebelerin süt parasını da kesti. Çünkü IMF emretmişti. ABD isteyince ‘ılımlı' Müslüman olan AKP, iş icraata gelince işte böyle aşırıya kaçıyor.

Öyleyse denklem basittir: Zamda, zulümde gemi azıya almış aşırı sağcı bir iktidar karşısında, ancak aşırı solcu bir muhalefet durabilir.

Bakın size söyleyeyim; elbette her şeyin aşırısı kötüdür, ama bugün, bir tek solculuğun aşırısı iyidir! Olup bitenler karşısında, kelimenin kast ettiği her anlamda aşırı solcu olma günüdür:

Alışılan veya dayanılabilen dereceden çok daha fazla, taşkın bir solculuk; yoksulların, emekçilerin sınıf mücadelesine gereğinden çok fazla bağlanan, önem veren bir siyaset; ve müesses nizamın tahayyülünün ötesinde talepler!

Evet müesses nizam, yani kurulu düzen, yani statüko! Müesses nizamın temelinde zenginin yoksul üzerindeki, sermayenin emek üzerindeki hâkimiyeti yatmıyor mu? İşte bu yüzden müesses nizam, kapitalizmi aşmak isteyenlerden, aşırı solculardan korkmaz mı? Hem de nasıl! Müesses nizam kendisini değiştirecekler karşısında paranoya içinde elinden geleni yapıp, polisiyle, askeriyle, kanunuyla ve cümle baskı aygıtlarıyla mevzilenir.

Öte yandan, kendisi her konuda aşırı olan müesses nizam, yani statükocu güçler solun sadece ılımlı olmasını arzu eder, ‘demokrasi' adına statükonun bir yönüne karşı diğer yönünü savunmak üzere, kendileriyle yan yana dizilmiş olanlara bakıp bunlara övgüler dahi düzer. (Peki ama hakim sınıflar arasındaki çekişmelerden yararlanmayalım mı? Yararlanalım, lakin haldeki durumda hakim sınıfların bir kısmı kendi aralarındaki çelişkilerin çözümü için ılımlı solculardan yararlanmış olmuyor mu?)

Lafı uzatmayayım: Bu memlekette ancak devrimci olunabildiği ölçüde düzeni aşan, düzene alternatif yaratabilen bir solun gelişmesi mümkündür. Çünkü aşırı solculuk, şimdi (ve her zaman) devrimciliktir!

Her şey bir yana, ABD'nin tüm halkları esir almaya çalıştığı ve İsrail gibi bir devletin var olduğu bu coğrafyada, sadece ve sadece nefsi müdafaa gereği, aşırı olmamak zaten mümkün müdür? Türkiye daha da feci boyutlar kazanacak ekonomik krize hızla sürüklenmiyor mu? Artık "aman kitleselleşelim, bunun için şunlarla, bunlarla olalım" demekle yetinme zamanı mıdır? Bu dönemde mesela fabrika işgallerini örgütleyen, açlığa yoksulluğa karşı militanca direnenler etkili bir siyasi güç olmaz mı? Böylece en ufak bir anlaşmazlıkta mızıkçılık yapanların desteğine filan ihtiyaç kalır mı? "Aman vitrinde şu olsun, bu olsun" kaygıları bir kenara bırakılamaz mı? Açlık ve işsizlik koşullarında, rejim eleştirisi eksenli demokrasi mücadelesi, kimlik indirgemeciliğinden başka bir anlam taşır mı? Ancak sömürü düzenine muhalefet eksenli sınıf mücadelesi zemininde, kendini örgütleyecek bir dinamizm mutlaka ortaya çıkmaz mı? Eldeki mevzilerin her halükarda böyle bir zeminin yeniden inşası için mutlaka korunması gerekmez mi? Yerel seçimler için dahi iş ve aş için, ekmek için emek muhalefetine ihtiyaç yok mudur?

Öyleyse? Derhal ve behemehâl, kış ortasında emeklilerin yakacak yardımını iptal eden, memurların yemek parasını iç eden, IMF emretti diye bebelerin süt parasını dahi kesen aşırı sağcı hükümete karşı aşırı solcu olmak zamanıdır!

17 Ocak 2009 Cumartesi

YENİ NESİL TÜRKİYE - ECE TEMELKURAN



Müstehzi ve müstehcen bir tonda "Medyadaki Ergenekoncular kimmiş bakalım!" kabilinden yazılmaya, çizilmeye başlandı.
"Statüko sarsılıyor" diye abartılı bir heyecana kapılanlar, okumuş yazmış insanlar. Ama ya bunun yerine yeni bir statüko kurulacağını göremeyecek kadar cazibeye kapılmış durumdalar ya da "Yeni statüko daha iyidir çünkü o bizim statükomuzdur" cümlesine iman etmişler.
Bu iman çemberinin etrafını da muhafazakâr ve liberal entelejansiyanın gençlik kolu sarıyor. "Bu ülkede solcular sağcıdır", "Bu ülkenin önünü solcular kesti", "Solcular nasyonal sosyalisttir" yollu, "Bir örnek verebilir misiniz?" sorusu karşısında eriyip gidecek moda kanaatler havada uçuşuyor.
Neoliberalizmi ve onun vahşi yüzünü saklayan inayet ekonomisini Kuran-ı Kerim‘in ek cüz‘üymüşçesine bağrına basmış cemaat önderlerinin ve cemaat ilişkileriyle semirmiş sermayedarların sükûnet içinde yönettiği bu hareketin uç beyleri gençler; saldır deyince hepsi hazır asker.
‘İman dolu göğüslerini‘ neye siper ettiklerini, örneğin Deniz Gezmiş nasyonal sosyalistti gibi üfürükleri ortaya attıkları zaman neye hizmet ettiklerini biliyorlar mı acaba? Daha korkutucu olanı da şu:
Ya hakikaten biliyorlarsa?

Hatıranın onuru
"Ergenekon ve Sosyalistler" (Siyah-Beyaz Yayınları), Merdan Yanardağ‘ın hazırladığı ve namlı sosyalistlerin konuyla ilgili yazılarıyla bir tartışma platformu kurdukları bir kitap.
Yazılarının memleketin şaşmaz kerterizlerinden olduğuna inandığım Ergin Yıldızoğlu‘nun yazısında davanın ve AKP‘nin etrafında inşa edilen düşünsel ve psikolojik coşku atmosferi anlatılıyor. Şöyle diyor:
"Şimdi, neoliberalizm krize girer, postmodern entelejansiyanın, liberalizmden uzaklaşarak, siyasal İslamın otoriter eğilimleriyle örtüşmeye başlayan dünya görüşü teşhir olmaya, teorik/felsefi açıdan eleştirel düşüncenin yeniden canlanma koşulları oluşmaya başlarken, ‘Deniz Gezmiş‘lerin‘ kuşağının mirasına yönelik yeni bir saldırı daha gündeme gelmiştir. (...)
Böylece bir halkın elinden hem emperyalizme ve eski rejime karşı kaderini ilk kez tayin ettiği ulusal başlangıç ‘olayı‘nın hem de baskı ve sömürüye başkaldıran çocuklarının anısının onuru elinden alınmaya çalışmakta, yeni kuşaklar, tarihsiz, köksüz, geleneksiz ve pasif bir kitle olmaya itilmektedir."

Cemaatin Türkân Şoray‘ı!
Gazete bayiinde bir dergi kapağı ilgimi çekti. Siyah başörtülü bir kız. Dolgun dudaklı, maskaralı kirpikleri, sürmeli gözlerinde inceden cilveli bir bakış, basbayağı seksi bir genç kadın.
Derginin adı Alternatif Bakış. Belli ki başörtüsünü özendirmek için böyle bir genç kadını seçmişler. Bana vaktiyle PKK‘nın yayımladığı, su başında oturan, büyük göğüslü, dolgun dudaklı kadın gerilla fotoğraflarını hatırlattı. Türkiye‘de her siyasi projenin böyle bir Türkân Şoray fantezisi var demek ki!
Sadece başörtüsü ve Bediüzzaman ile ilgili heyecanlı başlıklarından değil, aynı zamanda aldığı bol miktarda reklamdan ve kuşe kâğıdından belli ki, dergi Gülen cemaatine yakın.
Özgürlük sözcüğünün sık sık kullanıldığı, gençlere yönelik derginin aile bölümünde ‘İslam Dininde Dört Eş ile Evlilik‘ başlığı var. Yapılan ‘analiz‘ şu:
Eğer kadınlar erkeklerden çoksa üç seçenek var.
Ya kadınların hepsi evlenemeyip mutsuz olacak, ya erkekler kadınlarla gayrimeşru ilişki kuracak ya da bir erkek birkaç kadınla evlenerek ‘(kadınların) haysiyet ve şereflerini koruyacaktır‘.
Özgürlük nidalarıyla kurulan ama insanların daha beter ezileceği yeni Türkiye‘nin en büyük trajedisi şudur: Biz bu yeni Türkiye‘yi, anlı şanlı faşist katillerin de sorgulandığı Ergenekon davası üzerinden konuşmak zorunda bırakılıyoruz.

14 Ocak 2009 Çarşamba

MARKOS: "FİLİSTİN HALKI DA DİRENECEK VE YAŞAYACAK"






'iki gün önce, şiddeti tartıştığımız gün, anlatmakta kelimelerin kifayetsiz kaldığı Condoleezza Rice, bir ABD yetkilisi, Gazze'de olup bitenlerin vahşi doğalarından ötürü Filistinlilerin hatası olduğunu beyan etti.

Dünyayı çapraz kesen yeraltı nehirleri kendi coğrafyalarını değiştirebilir ancak aynı şarkıyı söylerler.

Ve şuan bizim duyduğumuz, savaşın ve acının şarkısı.

Buradan çok uzakta değil, Gazze adında bir yerde, Ortadoğu'da, tam burada bizim yanı başımızda, İsrail hükümetinin ağır eğitimli ve silahlı ordusu ölüm ve yıkım yürüyüşüne devam ediyor.

Attığı adımlar klasik bir askeri işgal savaşının adımları: Öncelikle "stratejik" askeri noktaları (askeri kılavuzların söylediği şekliyle) yok etmek amaçlı yoğun bir toplu bombalama ve direniş güçlerini "zayıflatmak"; sonra istihbarat üzerinde sıkı bir kontrol: "Dış dünyada", operasyon alanının dışı, görülen ve duyulan her şey askeri kriterlerle seçilmelidir; şimdi de taburların yeni mevzilere ilerlemesi için düşman askerlerinin üzerine yoğun top atışı; sonra da düşmanın garnizonunu zayıflatmak için bir kuşatma olacak; sonrasında da mevzi işgal eden ve düşmanı yok eden saldırı, ve muhtemel "direniş yuvalarının" "temizlenmesi"…

Modern savaşın askeri kitapçığı, birkaç varyasyon ve eklemeyle adım adım istilacı askeri güçler tarafından takip ediliyor.

Bunun hakkında çok şey bilmiyoruz ve "Ortadoğu'da çatışma" diye adlandırılan konu hakkında şüphe yok ki uzmanlar var, ancak dünyanın bu köşesinden bizim de söyleyeceğimiz bir şey var:

Haberlerdeki fotoğraflara göre İsrail hükümetinin hava güçlerince imha edilen "stratejik" noktalar; evler, kulübeler, sivil binalardır. Yıkıntıların ortasında tek bir sığınak, kışla, askeri havaalanı ya da bombardıman silahı görmüyoruz. Yani -ve lütfen cahilliğimizi bağışlayın- bize göre ya uçakların silahlarının kötü amaçları var ya da Gazze'de öyle "stratejik" noktalar yok.

Hiçbir zaman Filistin'i ziyaret etme onuruna sahip olmadık ancak insanların, erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların -askerlerin değil- evlerde, kulübelerde ve binalarda yaşadıklarını varsayıyoruz.

Henüz direnişin takviye kuvvetlerini de görmedik, sadece yıkıntılar.

Ancak istihbarat kuşatmasının nafile çabalarını gördük ve işgali görmezden gelmekle alkışlamak arasında karar vermeye çalışan dünya hükümetlerini ve epey zamandır bir işe yaramayan, dışarıya ılımlı basın açıklamaları gönderen Birleşmiş Milletleri.

Ancak bekleyin. Birden aklımıza geldi belki de İsrail hükümetine göre bu erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar düşman askerleri; ve böylece ikamet ettikleri kulübeler, evler ve binalar da yok edilmesi gereken kışlalardır.

Yani şüphe yok ki bu sabah Gazze'ye yağan kurşun yağmuru, İsrail birliklerinin ilerleyişini bu erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan korumak içindi.

Ve bütün Gazze'ye yayılan kuşatma ile zayıflatmak istedikleri düşman garnizonu orada yaşayan Filistin nüfusunun ta kendisi. Saldırıları bu nüfusu imha etmeye çalışacak. Ve bu kanlı geçeceği kolaylıkla tahmin edilebilir saldırıdan kaçmayı ya da saklanmayı başaran herhangi bir erkek, kadın, çocuk ya da yaşlı daha sonra "avlanacak", böylece temizlik tamamlanacak ve operasyonları yöneten komutanlar da kendi efendilerine rapor verebilecekler: "Görevi tamamladık."

Cahilliğimizi tekrar bağışlayın, belki de söylediğimiz asıl mevzunun dışındadır. Ve devam eden suçu mahkum etmek yerine, biz yerliler ve savaşçılar olarak, olup bitenin "siyonizm" mi "antisemitizm" mi olduğunu, ya da bunu başlatanın Hamas'ın bombaları olup olmadığını tartışıyor olmamız ve bu tartışmaların içinde bir konum almamız gerekiyor.

Belki bizim düşüncemiz çok basit ve analizler için çok gerekli olan nüansları ve dipnotları kaçırıyoruz, ancak Zapatistalar için bu durum profesyonel bir ordunun savunmasız bir nüfusu katletmesi gibi görünüyor.

Ezilenlerden ve soldan kim buna sessiz kalabilir?

Bir şeyler söylemek işe yarar mı? Bizim ağlayışlarımız bir bombayı dahi durdurur mu? Bizim sözümüz bir tek Filistinlinin dahi yaşamını kurtarır mı?

Evet, bize göre bu işe yarar. Belki bir bombayı durduramayız ve sözümüz böylelikle fişeğinin üzerine "IMI" ya da "Israeli Military Industry" (İsrail Askeri Endüstrisi) harfleri kazınmış 5.56 mm ya da 9 mm kalibrelik mermilerin bir kız ya da oğlan çocuğunun göğsüne saplanmasını engelleyen bir zırhlı kalkana dönüşmeyecek. Ancak belki de sözümüz Meksika'daki ve dünyadaki öteki sözlerle güç birliği yapmayı başarır ve belki de ilk etapta bir mırıltı olarak duyulur, giderek gürleşir ve sonra Gazze'de duyulabilecek bir çığlık, feryat olur.

Biz izin hakkınızda bir şey bilmiyoruz, ancak biz EZLN'den Zapatistalar, biz, yıkımın ve ölümün ortasında birkaç cesaret sözü duymanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.

Bunu nasıl açıklamam gerektiğini bilmiyorum ama olan şu ki, evet çok uzaktan sözler bir bombayı durduramaz ancak adeta ölümün kara odasında bir delik açılmış ve ufak bir ışık parıltısı içeriye düşermiş gibi olur.

Diğer her şey için olduğu gibi, ne olacaksa olacaktır. İsrail hükümeti terörizme ağır bir darbe indirdiğini açıklayacak, katliamın büyüklüğünü kendi halkından saklayacak, büyük silah üreticileri krizi göğüslemek için ekonomik destek sağlayacaklar ve "küresel kamuoyu", her zaman moda olan kolayca biçimlendirilebilir varlık, başka tarafa yönelecek.

Ancak hepsi bu değil. Filistin halkı da direnecek ve yaşayacak ve mücadele etmeye devam edecek ve amaçları için ezilenlerden sempati görmeye devam edecek.

Ve belki Gazze'den bir kız ya da erkek çocuğu da yaşayacak. Belki büyüyecekler, onlarla beraber kuvvetleri, kızgınlıkları ve öfkeleri de büyüyecek. Belki Filistin'de mücadele eden gruplardan biri için asker ya da milis olacaklar. Belki kendilerini İsrail'le savaş halinde bulacaklar. Belki bunu bir silahı ateşleyerek yapacaklar. Belki kendilerini bellerine sarılı bir kuşak dinamitle feda edecekler.

Ve sonra tepede, yukarıdan birileri Filistinlilerin vahşi doğaları hakkında yazacak ve bu şiddeti kınayan açıklamalar yapacak ve bunun siyonizm mi anti-semitizm mi olduğunu tartışmaya geri dönecekler.

Ve hiç kimse şu anda hasat edileni kimin ektiğini sormayacak.

Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu erkekleri, kadınları, çocukları ve yaşlıları adına, Komutan Yardımcısı İsyancı Marcos...‘‘

***

Not: Bu yazı Zapataların komutan Yardımcısı Marcos'un 4 Ocak'ta Dünya Onurlu Öfke Festivali'nde Gazze üzerine yaptığı konuşmanın tam metnidir. Yazıyı Daplatform.com'dan Onur Günay çevirdi.

FİLİSTİN’DE DÜŞENE, DÖVÜŞENE BİN SELAM!



FİLİSTİN’DE DÜŞENE, DÖVÜŞENE BİN SELAM!


Yüzyıllardır savaşın akıttığı kanla sulanmış olan Ortadoğu toprakları, savaşın başka bir perdesiyle yine sahnede.

Operasyonların hedefini Hamas olarak göstererek saldırılarını meşrulaştırmaya çalışan İsrail, bombalarını masum Filistin halkı üzerine yağdırmaktadır. Evleri, okulları, hastaneleri bombalayarak yüzlerce yaşlı, çocuk ve kadını öldürmektedir. Özellikle çocuk hastanesinin ve Birleşmiş Milletler sığınaklarının bombalanması katliamın boyutunu daha net göstermektedir.

Binlerce Gazze’li insan bir açık hava hapishanesinde, İsrail toplarının gölgesinde, hiç bir yardıma ulaşamadan yaşam mücadelesi vermektedir. Ve dünya gözlerini – kulaklarını kapatmış, bu katliamı görmezden gelmektedir. Bunun da sebebi her kriz döneminde olduğu gibi savaş tüccarlarının bir savaşı daha kar kapısı olarak görmesidir. Her öldürülen Filistinli başına savaş tacirlerinin kasaları biraz daha dolmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin baş mimarı olan ABD diğer emperyalist güçlerle birlikte yapılan bu savaş ticaretinin başını çekmektedir.

Filistin‘de yaşananlar, emperyalistlerin dünya halkları üzerinde uyguladığı baskı ve zulmün en açık örneğidir! Emperyalizm bugün kendi çıkarları doğrultusunda savaşlar çıkarmaktan çekinmemekte, savaşta ölen sivillerin kanlarını ve geride kalanların gözyaşlarını paraya çevirmeyi bir saniye olsun düşünmeden uygulamaktadır.


Bu sadece bir dinin mensuplarına ve bir ırka yönelik değil tüm insanlığa yapılmış olan bir saldırıdır! Bu yüzden katliama yönelik verilecek tepkiler "Halkların Kardeşliği" temelinde ve her türlü gericiliği dışlar şekilde olmalıdır.

Siyonizm belası insanlık için büyük bir beladır. Ona karşı mücadele etmek halkının yanında olan herkes için birer görevdir. İşte bu noktada sadece Siyonizme karşı olmak yeterli değildir. Biz üniversite öğrencileri olarak her türlü dinsel sömürüye karşıyız.

Türkiye’de ise süreç çok daha kara bir tablo çiziyor. Ne bugüne kadar gelmiş hükümetlerin ne de AKP hükümetinin lafazanlıktan öte bir hamlesi olmamıştır. AKP iktidarı bu saldırılar karşısında sadece İsrail’le görüşmelerin kesildiğini açıklamakla yetinmiştir. Oysa bugüne kadar "terörle mücadele" adına İsrail ile hükümet silah pazarlığında anlaşmalar yapıp, İsrail‘den milyonlarca dolarlık silah alımı gerçekleştirmiştir. İsrail ordusunun Türkiye‘de tatbikat yapmasına izin vermiştir. Ayrıca İsrail‘in Gazze saldırıları sonucu Arap coğrafyasında oluşan tepkiyi yatıştırmak için barış turlarına çıkmıştır.

Sadece AKP hükümeti de değil. Yıllardır bu ülkeyi açıktan ya da gizlice yönetenler ABD’nin kol-kanat çıktığı İsrail’le sıcak ilişkiler içinde olmuştur. Milliyetçi, dinci gerici, statükocu görüşler; halkı kandırmak için ‘Katil İsrail’ derken bir yandan da iktidarda oldukları sürelerde ya karşı ses çıkarmayarak ya da doğrudan İsrail vahşetini destekleyerek yapılan katliamlara ortak olmuş, ikili ve sahte bir tavır ortaya koymuşlardır.

Erbakan’ın iktidar yılları da hafızamızdadır. Onlar bugün İsrail vahşetine karşı ses çıkaradursunlar biz, 22 Şubat 1996’daki Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması ve 28 Ağustos 1996’daki Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması’nın yanına karşılıklı yatırımları teşvik etmeye yönelik dört ayrı ekonomik anlaşmayı da koyup, “asker zorladı, ben istemedim” yalanlarını yutmayız. Şimdi basına ve kamuoyuna duyururuz ki, Erbakan ve türdeşlerinin bugünkü söylemlerinin bir kıymeti bulunmamaktadır.

Türkiye de bir savaş içindedir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözülebileceğini görmeyen ya da görmek istemeyen Türkiye’nin egemenleri savaşın durması için herhangi bir hamle yapmak bir yana savaşın sürmesi için elinden geleni yapmaya devam etmektedir. Bugün Filistin’deki savaşa rahatça dur diyebilenler Türkiye’deki savaşa da dur diyebilmelidirler. Yıllardır Kürt halkının anadilini özgürce kullanmak, kendi kültürünü özgürce sürdürebilmek gibi basit isteklerini reddeden Türkiye oligarşisi sorunun çözümü yolundaki en büyük engeldir. Kürt sorunu demokratik ve barışçıl bir politika ile çözülmelidir.

Şimdi önüne gelen herkesi çocuk, kadın, yaşlı demeden öldüren İsrail devletini ve işbirlikçilerini izleme günü değildir. Şimdi herkes bu savaşın durması için elinden geleni yapmalıdır.

Şimdi Filistin’de, Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde tüm savaşların son bulmasının tek yolu vardır. Bu yol halkların kendi güçlü kollarına güvenmesinden başka bir yol değildir. Eğer dünya halkları birlik olursa ve isterse bu düzenin sonucu olan kirli savaşlara son diyebilir. Ezilen halklar için verilecek tek savaş vardır o da insanlığın sömürüsüz dünya yaratma düşünün savaşıdır.

Şimdi Filistin’de düşene, dövüşene bin selam olsun! Katil İsrail’e karşı direnen Filistin halkı mücadelesinde yalnız değildir. Duygularımız onlarla birliktedir. Direnen kazanır!

14/01/09 12:15 UMUTTEPE YERLEŞKESİNDE İSRAİL VAHŞETİNE SON DEMEK İÇİN BİR ARAYA GELİYORUZ

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ

11 Ocak 2009 Pazar

Muhalif Gençlik ve Sol - Önder İşleyen(Arşiv)

31 Mayıs 2004 -

Bugün üniversiteler üzerinde oynanan iktidar oyunun da öğrenciler için söylenen ise yine aynı nakaratlardır, üzücü olan bu nakaratların hala öğrenciler ve öğrenci örgütleri tarafından da söyleniyor olmasıdır. Oysa üniversiteler ile ilgili bugün yapılacak temel tespit apolitikliğin ortadan kalktığı ve küreselleşme süreci ile birlikte dünya ölçeğinde oluşan yeni politikleşme dalgasından Türkiye üniversite gençliğinin payına düşeni aldığıdır. Bu tespitten hareketle de önümüzdeki dönem bu politikleşme görülüp doğru bir tarzda örgütlendiğinde önemli bir genclik muhalefetinin olusacağıdır. AKP ve YÖK kavgasında öğrencilerin alternatif olarak ortaya çıkamamasının nedeni aynı nakaratı tekrarlıyor olması ve yeni oluşan politikleşme sürecine uygun politika ve dil geliştirememesidir.

Bugün üniversitelerde tüketim kültürü ile şekillenen 'mcgenclik', 'pop gençlik' olarak tanımlanabilecek gençlik kesimi ile yukarıda bahsedilen yeni politikleşme dalgası ile şekillenen gençlik arasında -genel olarak kültürel alanda başka bir deyişle 'yeniden üretim' alanında- bir çatışma yaşanmaktadır. Bu çatışma giyimden, saç kesimine, dinlenen müziğe, tercih edilen mekanlara, yaşamda benimsenen değerlere ve genel olarak hayata bakışa kadar bütün alanlarda ifade bulmaktadır. Solun verili olarak 'mcgençlik' eleştirisi ve yabancılaşma üzerine tespitleri olsa da pratikte yaşanan bu çatışmada taraf olarak yer alamamaktadır. Solun etkisizliği nedeniyle, bu alanda yaşanan çatışma ve muhalefetin sistemle ilişkisi doğru bir düzeyden kurulmamakta ve muhalefet küreselleşme karşıtı eylemlerde olduğu gibi 'orta sınıf eğlencesine" dönüşmüktedir. Sistemle ilişkisi kurulamayan muhalefet kendisini giyim şekliyle ya da eylemlerde 'ampül tayyip', gibi sloganlarla ifade etmektedir.

McGENÇLİK

'80 faşist darbesi ile birlikte Türkiye dünya ölçeğinde yaşanan altüst oluşa dahil olmuştur. Yeni iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte kapitalizmin kültürel formları kolaylıkla her yerde yayılma imkanı bulmuştur. Bu yayılma ile birlikte dünya ölçeğinde benzer giyinen, benzer müzik dinleyen, benzer amaçlara sahip olan bir gençlik yaratılmaya başlanmıştır. Bu gençlik kesimi kendisini daha fazla tüketmek üzerinden kurarken, cep telefonu, araba, pantolan markası üzerinden kimliği tanımlamıştır. Bu ortak kimlik tanımlamasına aynı zamanda milliyetçilik ve din ideolojisi de poplaştırılmış bir şekilde - tıpkı McDonalds'ın Türk menüsü - gibi dahil edilmiştir. Bu gençlik kesimi yaşamını daha fazla tüketmek, çok para kazanmak ve eğlenmek üzerine kurmaktadır. Tüketimin bütün olanaklarından yararlanamayan, daha alt gelir düzeyine sahip gençler de tüketim kültürüne farklı boyutlardan dahil olmaktadır. Dahil olma süreci sahte markalı ürenlerle, saç modelleriyle ve yine buna eklemlenen milliyetçilikle yaşanmaktadır. Sonuç olarak kimlik arayışında yönsüz kalan gençler, televizyonlarda sunulan gençlik kimliğini kolayca giymekte ve kendisini farklı düzeylerde de olsa bu şekilde ifade etmektedir.

MUHALİF GENÇLİK

Muhalif gençliğin ifade bulduğu alan küreselleşme karşıtı eylemlerdir. Küreselleşme ile birlikte özellikle ileri kapitalist ülkelerde bir karşı çıkış yaşanmaya başlamıştır. Seaatle ile birlikte dünya ölçeğinde duyulan ve etki yaratan bu karşı çıkış, daha sonra sosyal forumlarla desteklenerek 'alternatif küreselleşme' yarıtılma projesine dönüşmüştür. Küreselleşme karşıtı eylemler, dünya ölceğinde muhalefetin silik olduğu, ideolojilerin öldüğü yalanının dört yanda dolaştığı dönemde ortaya çıkarak bu yalanı yalanlamış ve yeni bir politikleşme süreci başlatmıştır. Türkiye'de bugün oluşan muhalif gençlik potansiyili de bu etkiyle harekete geçmiştir. Bu eylemlerde geliştirilen muhalefet temelde 'kültürel alanda' yapılmaktadır. '80 sonrası dünyada oluşturulan mcgençliğe karşı, kendisini sistemin tanımladığı bu gençliğin dışında, bunun karşıtında tanımlayan, yaşamını piyasa dolayımıyla kurmayan, piyasaya olmamış müzikten, giyimden hoşlanan, piyasa olmamış mekanları tercih eden bir gençliktir. Geliştirilen bu muhalif hareket önemli bir potansiyel taşımakla birlikte sistemle bağını doğru bir düzeyden kurmadığından geçici bir nitelik taşımakta ve kendi otonom alanlarının dışında bir etkinlik yaratamadan erimektedir. Örneğin, bir muhalefet tarzı olarak farklı giyinen gençlik kesimi, bu giyim biçimini kendisini ifade etmek için yeterli bulmakta, sisteme olan tepkisini böyle dışarı vurmaktadır. Bu dışavurum zaman içerisinde sistemin kar alanı haline gelmekte, farklı kimlikleri tanımlayan giysiler sistem tarafından üretilmektedir. Sonuç olarak kısa dönemli bir etkiye sahip olsada salt kültürel alandaki mücadeliyi benimseyen bu muhalefet sistem tarafından içselleştirilmekte ve etkisizleştirilmektedir.

Muhalif Gençlik Potansiyeli ve Sol

Bugün bir bütün olarak sol ya da özelde gençlik muhalefeti etkisiz ve silik bir konumdadır. Gençlik muhalefeti ortada duran muhalif gençlik potansiyelini örgütleyecek bir projeye ve dile sahip değildir. Solun ortada duran bu tepkiyi kapsayamadığı noktada, sistem tarafından icselleştirilmektedir. Piyasa dolayımı olmadan yaşama derdinde olan gençlik potansiyeli piyasanın her gün biraz daha derinleşmesi ve yaşamın bütün alanlarına nüfuz etmesi nedeniyle yok olmaktadır. Solun bu potansiyelle buluşması, söylediklerinin onlarla kesişmesi ile mümkün olacaktır. Bu kesişme aynı zamanda mcgençlik olarak tanımlanan gençlik için de tüketim dışında kimliğini kurabileceği bir alan olacaktır. Sol birlikte olmaya değil, birlikte yapmaya, birlikte oluşturmaya çağırdığı takdirde, çağrısı cevap bulacak, gençler kendisini ifade edeceği alanı kendi dilleriyle inşa edecektir. Böyle bir kesişme sağlanabildiği takdirde, kendisini onlar gibi olmayan, anti olarak tanımlayan gençlik için, 'nasıl bir dünya' sorusunun cevabı da aranmaya başlayacaktır.

sendika.org'tan alınmıştır

Gençlik Muhalefeti Filistin İçin Sokakta

ESKİŞEHİR GENÇLİK MUHALEFETİ İSRAİL'E LANET YAĞDIRDI


http://key.gen.tr/resimler/ekler/78a1491514b7f10_ek.jpg

Eskişehir Gençlik Muhalefeti İsrail vahşetini meşalelerle protesto etti. "Kahrolsun ABD Emperyalizmi", "Filistin Halkı Yalnız Değildir", "İsrail Şaşırma, Elrom‘u Unutma" sloganları atan Gençlik Muhalefeti, okunan basın açıklamasından sonra İsrail bayrağı yakarak eylemi sonlandırdı.

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA !

http://key.gen.tr/resimler/ekler/9a5b5995110b36a_ek.jpg





DENİZLİ GENÇLİK MUHALEFETİ FİLİSTİN İÇİN NÖBETTE



http://key.gen.tr/resimler/ekler/c9d0b1f96aebd7b_ek.jpg

Gençlik Muhalefeti tarafından dört bir yanda yürütülen Filistin Halkıyla Dayanışma eylemlerine bir ses de Denizli Gençlik Muhalefeti‘nden. Denizli Gençlik Muhalefeti, İsrail vahşetini protesto etmek için diğer sol/sosyalist yapılarla birlikte her akşam 17:30‘da yürüyüş yaparak, Denizli halkını ‘İsrail vahşetini protesto‘ etmeye çağırıyor.

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA !

FİLİSTİN KAZANACAK


DÖRTYOL GENÇLİK MUHALEFETİ FİLİSTİN İÇİN SOKAKTA


http://key.gen.tr/resimler/ekler/3e0c62ee91db8dc_ek.jpg

Geçtiğimiz günlerde Hatay Dörtyol‘dan arkadaşlarımızin ilk selamını almıştık. Dörtyol Gençlik Muhalefeti sokağa ve kavgaya da ilk selamını Filistinle dayanışma eyleminde verdi. Filistin‘de direnenlere, tanklara taş atan çocuklara selam gönderen Dörtyol Gençlik Muhalefeti, yıllardan sonra bizim olan sokaklarda özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin ve devrimciliğin sesleriyle buluşturdu.

Bir kez daha selam olsun Dörtyol‘a ve ülkenin dört bir yanında umudu, kararlılığı ve devrimciliği yeniden kendi elleriyle yaratan ‘teni tarçın kokulu çocuklara‘, selam olsun geleceğe! BİZ GELİYORUZ !

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA !

http://key.gen.tr/resimler/ekler/84260348236f955_ek.jpg

SELAM OLSUN DÖRTYOL GENÇLİK MUHALEFETİNE

http://key.gen.tr/resimler/ekler/71e0f7e2d992e73_ek.jpg

Merhaba arkadaşlar! Biz, Dörtyol Gençlik Muhalefeti, olarak 12 Eylülden bu yana herhangi canlılık göstermemiş olan gençliğin sesini duyurmak ve DEV-GENÇ geleneğini sürdüren ilk gençler olarak, Dörtyol!da, 10 Ocak‘ta Filistin‘e yapılan zulmü, baskıyı, sömürüyü kınamak için sokaklara (ilk olarak) çıkıyoruz…

Böyle bir günde, Dörtyol‘da, bizim olan bu soskaklarda, el ele, kol kola, tek ses ve tek nefes yürümek için apaçık bir şekilde yakın il ve ilçelerden katılımları bekliyoruz.

Bu davetten sonra eylemin hazırlık evrelerini sizlerle paylaşmak istedik, çünkü bu evrelerin hem çok tatlı, hem mücadeleci, hem ilginç yönleri olduğunu düşünüyoruz…


http://key.gen.tr/resimler/ekler/d06b8ea02fe5b1c_ek.jpg

İlk olarak pankart sorunumuz vardı, bizim açımızdan bu sorunu çözmek elbette kolay olmayacaktı ki öyle oldu. Pankart oluşturmanın ucuz ve kolay bir yolu olan amerikan bezi taktiğine başvurduk, metresi 1,5 liradan 3 metre miss gibi bez ve 500 er gram iki kutu boya aldık. Burada hali hazırda bir ressam arkadaşımızın mevcut bulunmasından istifade ile üretim aşamasına geçtik, pankartın oluşum aşamalarını aşağıda fotoğrafladık, ev hali nede olsa, pankart bütün salonu kapladığı için, yemek yemek ve çay içmek için pankartın üzerini kullanmaya başladık ve durum böyle olunca pankartla aramızda duygusal bir bağ oluştu.

Aşkla ve şevkle, ressam arkadaşın 17 saatlik çalışması sonuç verdi güzel bir pankart cıktı ortaya ve tam sorun bitti diye düşünmeye başlarken, asıl sorunu fark ettik, pankartı çakacak direklerimiz yoktu, bu bölgede çokça bulunmasından dolayı, portakal ağacından iki dalı gecenin bir vakti kamulaştırmayı düşündük. O düşünce hala devam ediyor…

Pankarta çizilecek olan logonun tartışmasından bir parça aktaralım…

-Abi buranın halkı is ti yo ruz dan anlamaz

-Neden anlamasınlar canım?

-Buranın halkı is ti yo rum veya is ti yo ruz demiyorda ondan

-Neden, ne diyorlar peki

-İs tim… İs tik yani Geleceğimizi İs Tik

Neyse ki logoyu katletmeyi düşünmedik, anlamayanlarada biz anlatmayı görev bildik…

Son olarak şunu ekleyelim, katılımda bulunmak isteyenler yoldaşlar 10 Ocak Cumartesi günü saat 12:00 da Dörtyol Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğine gelebilirler, eylem öncesi toplantı yapılacak olup saat 13:00 da eylem yapılacaktır…

FERMAN DA BİZİM SOKAKLAR DA!

8 Ocak 2009 Perşembe

“Kurusıkı” değil somut tavır: Venezüella İsrail Büyükelçisini kovdu


Başbakan Tayyip Erdoğan İsrail’e karşı sözde esip gürlerken, somut tavır alınması ve ikili ilişkilerin kesilmesi taleplerini “kurusıkı” laflar diye geçiştiriyor. Venezüella’nın Hugo Chavez liderliğindeki devrimci hükümeti ise Filistin halkıyla dayanışmak için İsrail Büyükelçisini ve elçilik çalışanlarını ülkesinden kovdu.


İsrail Büyükelçisi Sholomo Cohen ve 6 büyükelçilik çalışanı, İsrail Devleti'nin Filistin halkına karşı yürüttüğü asimetrik ve kanlı saldırılardan dolayı Venezüella'dan sınır dışı edildi.

Yetkililerce yapılan açıklamada Venezüella hükümetinin bu tepkisinin diğer ülkelere de örnek olması gereken bir dayanışma eylemi olarak görüldüğü belirtildi.

İsrail saldırıların başlamasından bu yana Chavez ve Venezüella hükümeti tarafından, ABD destekli yürütülen soykırımın derhal sona erdirilmesi çağrısında bulunulmuş ve Filistin halkı ile dostluk ve dayanışma mesajları gönderilmiş, ayrıca Venezüella halkı tarafından İsrail Büyükelçiliği önünde soykırıma karşı bir protesto gösterisi düzenlenmişti.

11. gününe ulaşan ve 3000’den fazla kişinin yaralanmasına, 640 kişinin ölümüne neden olan İsrail saldırılarına Venezüella solu ve medyası da büyük hassasiyet göstermiş ve yaşanan katliam karşısında ciddi bir kamuoyu oluşturulmuştu.

[Sendika.Org –Caracas / Mustafa Özdemir]





Venezüella’da yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik azalmaya devam ediyor


Venezüella Ulusal İstatistik Enstitüsü tarafından yayınlanan verilere göre ülkede devlet başkanı Hugo Chavez’in iktidara geldiği 1998 yılından bu yana geçen on yıl dâhilinde yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikte kayda değer düşüş yaşandı. 1998 yılında yüzde 50.5 olan yoksulluk oranı 2008 yılı itibariyle yüzde 24.5’e geriledi.

Ulusal İstatistik Enstitüsü başkanı Elias Eljuri tarafından açıklanan rakamlara göre sadece 2008 yılı içinde yoksulluk yüzde 7 geriledi. Eljuri, yoksulluğun ve toplumsal eşitsizliğin geriletilmesinde Chavez hükümetinin uyguladığı toplumsal misyonların ve doğrudan istihdam yaratılmasının çok önemli payının bulunduğunu belirtti.

İstatistiklerde Bolivarcı okullarda okuyan 4 milyon çocuğun bütün ihtiyaçlarının karşılanmasının hesaba katılmadığını ve bu veriler dikkate alındığında yoksulluk oranının daha da düşük ölçülebileceğini sözlerine ekleyen Eljuri, “ancak yine de toplumsal gelirin daha adil dağıtılmasına olan ihtiyacımız devam ediyor” dedi.

Latin Amerika’da eşitsizliğin en az olduğu ülkeler Küba ve Venezüella

Dünya toplumsal eşitsizlik endeksine göre 0.42’lik bir orana sahip olan Venezüella ve endeksin uygulanmadığı ancak 0.15-0.20 arasında olduğu tahmin edilen Küba, Latin Amerika’nın eşitsizliğin en az olduğu ülkeleri durumundalar. Endekste 0-.49 arası düşük, 0.49-0.70 arası orta ve 0.80-1 arası yüksek oranda eşitsiz kabul ediliyor. Latin Amerika’nın ortalama eşitsizlik endeksi ise 0.52.

[Venezuelanalysis / Latinbilgi – S.T.]



Kartal ve Maltepe Gençlik Muhalefeti Sokakları Yakacak!

“Filistin’de Düşene Dövüşene Bin Selam!”

Maltepe-Kartal Gençlik Muhalefeti olarak Filistin halkına uygulanan katliamı lanetliyor ve tüm dünya halklarını katliamların durdurulması için direnişe çağırıyoruz!

11.01.2008 Pazar Günü Kartal Meydanında Toplanıyoruz



İZMİR GENÇLİK MUHALEFETİ'DEN FİLİSTİN'E DESTEK EYLEMİ


İzmir Gençlik Muhalefeti tarafından, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Teos kafe önünde İsrailin Filistin zulmünü protesto eden, Filistin halkına uygulanan katliamı lanetliyen ve tüm dünya halklarını katliamların durdurulması için direnişe çağıran bir basın açıklaması yapılmıştır.

Basına ve Kamuoyuna

Yüzyıllardır savaşın akıttığı kanla sulanmış olan Ortadoğu toprakları, savaşın başka bir perdesiyle yine sahnede.

1 milyondan fazla sivil Iraklı‘yı öldüren emperyalist güçler bu kez de İsrail‘in insanları katletmesine destek vermektedir. Operasyonların hedefini Hamas olarak göstererek saldırılarını meşrulaştırmaya çalışan İsrail, bombalarını masum Filistin halkı üzerine yağdırmaktadır. Evleri, okulları, hastaneleri bombalayarak yüzlerce yaşlı,kadın, çocuk ve genci öldürmektedir. Özellikle son birkaç gün içerisinde yaşanan çocuk hastanesinin ve Birleşmiş Milletler sığınaklarının bombalanması katliamın boyutunu daha net göstermektedir.

Binlerce Gazze‘li insan bir açık hava hapishanesinde, İsrail toplarının gölgesinde, hiç bir yardıma ulaşamadan yaşam mücadelesi vermektedir. Ve dünya gözlerini – kulaklarını kapatmış, bu katliamı görmezden gelmektedir. Bunun da sebebi her kriz döneminde olduğu gibi savaş tüccarlarının bir savaşı daha kar kapısı olarak görmesidir. Her öldürülen Filistinli başına savaş tacirlerinin kasaları biraz daha dolmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi‘nin baş mimarı olan ABD diğer emperyalist güçlerle birlikte yapılan bu savaş ticaretinin başını çekmektedir.

Savunma amacıyla yapıldığı söylenen bu uygulamalar, bir katliamdır!

Bu sadece bir dinin mensuplarına ve bir ırka yönelik değil tüm insanlığa yapılmış olan bir saldırıdır! Bu yüzden katliama yönelik verilecek tepkiler "Halkların Kardeşliği" temelinde ve her türlü gericiliği dışlar şekilde olmalıdır.

Filistin‘de yaşananlar, emperyalistlerin dünya halkları üzerinde uyguladığı baskı ve zulmün en açık örneğidir!

AKP iktidarı bu saldırılar karşısında sadece İsrail‘le görüşmelerin kesildiğini açıklamakla yetinmiştir. Oysa bugüne kadar "terörle mücadele" adına İsrail ile hükümet silah pazarlığında anlaşmalar yapıp, İsrail‘den milyonlarca dolarlık silah alımı gerçekleştirmiştir. İsrail ordusunun Türkiye‘de tatbikat yapmasına izin vermiştir. Ayrıca İsrail‘in Gazze saldırıları sonucu Arap coğrafyasında oluşan tepkiyi yatıştırmak için barış turlarına çıkmıştır. İsrail‘i dost ülke olarak nitelendirip, Amerikan emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi‘ni uygulamak için tüm Ortadoğu halkları üzerine yağan bombaların sorumluluğunu da üstlenmiştir.

Saldırılar karşısında "kınıyoruz" demekle yetinen başbakan işgali önleyici yaptırımlar yerine bankalar aracılığı ile yardım toplanmasını istemektedir.

Bu yüzden katliama karşı sadece "kınıyoruz" demekle yetinilmemeli, İsrail‘le yapılan başta silah anlaşmaları olmak üzere tüm anlaşmalar iptal edilmelidir.

Bizler Gençlik Muhalefeti olarak Filistin halkına uygulanan katliamı lanetliyor ve tüm dünya halklarını katliamların durdurulması için direnişe çağırıyoruz!

· Filistin‘e uygulanan ambargonun kaldırılmasını,

· Filistin‘deki yaralılara ilaç ve sağlık görevlisi gönderilmesini,

· İsrail‘in Filistin işgali tatbikatlarını Türkiye‘de yapmasına son verilmesini,

· Türkiye‘nin İsrail‘le olan silah anlaşmalarını iptal etmesini

talep ediyoruz ve herkesi İsrail ve ABD mallarını boykot etmeye çağırıyoruz!

İZMİR GENÇLİK MUHALEFETİ

ANTALYA GENÇLİK MUHALEFETİ FİLİSTİNLE DAYANIŞMA EYLEMİNDE SOKAKTAYDI


Antalya emek ve demokrasi güçleri 7 Ocak günü 16.30 da Güllük-TRT kavşağında bulunan SES Antalya Şubesi önünde toplanarak Yavuz Özcan parkına kadar meşaleli yürüyüş gerçekleştirdiler.

‘‘İsraille Yapılan İkili Anlaşmalar Fesh Edilsin, Katliamı Durdurun ‘‘pankartının arkasında toplanan coşkulu kalabalık ‘‘Katil ABD Ortadoğu‘dan Defol‘‘,‘‘Katil İsrail İşbirlikçi AKP‘‘,‘‘Yaşasın Halkların Kardeşliği‘‘,‘‘Kahrolsun ABD Emperyalizmi‘‘ sloganlarını atarak, meşalelerle birlikte Yavuz Özcan parkına kadar yürüdüler.

Yol boyunca alkışlarla, ıslıklarla ve geçen arabaların çaldığı kornalarla halkın yoğun destek verdiği eylem, komite adına KESK Antalya Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Mustafa Ayar‘ın yaptığı basın açıklamasıyla sona erdi. Ayar yaptığı açıklamada AKP‘ nin tavırlarının samimiyetsiz ve ikiyüzlü olduğunu, bugüne kadar kendilerinin ise antiemperyalist, antikapitalist, antifaşist bir çizginin takipçisi ve mücadelecisi olduklarını bundan sonra da kararlılıkla savaşsız sömürüsüz bir dünyada tüm halkların eşit özgür kardeşçe bir arada yaşamasını savunmaya devam edeceklerini belirterek; Cuma ve Cumartesi günü Kışlahan Meydanı‘nda oturma eylemi yapacaklarını duyurdu.

Basının yoğun ilgi gösterdiği eylemde taşıdıkları dövizler ve attıkları sloganlarla Gençlik Muhalefeti de Antalya‘da ilk kez yeni isimleriyle sokaktaydılar.‘İsrail Şaşırma Elrom‘u Unutma‘,‘Ferman da Bizim Sokaklar da‘,‘Kahrolsun ABD Emperyalizmi‘‘Filistin Halkı Yalnız Değildir‘ yazılı dövizleriyle eyleme katılan Gençlik Muhalefeti korteji coşku ile sloganlarını haykırdı.

BASIN AÇIKLAMASI

Emperyalist/Kapitalist sistemin krizinin derinleşerek yaşandığı ve tüm dünya kapitalist sisteminin derinden sarsıldığı son süreçte, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere İsrail ve İngiltere tarafından Ortadoğu‘ya yönelik olarak uygulanan Savaş, Şiddet ve İnkâra dayalı emperyalist politikalar yeni bir aşamaya girmiş bulunmaktadır.

Ortadoğu‘da sürdürülen bu politikalar nedeniyle bölgede savaş, şiddet, kan ve gözyaşı sarmalı giderek büyümekte ve Filistin Sorunu giderek çözümsüzleştirilen bölgesel bir nitelik kazanmaktadır.

Irak halkına demokrasi ve özgürlük vaadiyle yola çıkanların bölgeye kan, gözyaşı, zulüm ve işkenceden başka bir şey getirmedikleri, yalnızca uluslararası sermayenin emperyal çıkarları doğrultusunda bölgedeki enerji kaynakları ve nüfuz alanları üzerinde hegemonya oluşturmaya çalıştıkları açıkça ortaya çıkmıştır.

Bugün, tüm dünyanın gözü önünde on iki gündür İsrail tarafından Filistin halkına yönelik olarak sürdürülen amansız bir saldırı yürütülmektedir.

Filistin‘de yaşanan bir vahşettir, insanlık suçudur, felakettir. Dünyanın her yerinde insanlığın ortak vicdanı ve sesi bu saldırıları kınar ve derhal sonlandırılmasını isterken, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, güç odakları bu felaketi yalnızca seyretmekte, Avrupa Birliği İsrail saldırganlığını "kendi güvenliği için meşru gördüğünü" açıklamaktadır.

Gün herkes için Filistinli olma günüdür. İsrail devleti, Hitler Faşizminin Yahudi Halkına yönelik olarak uyguladığı soykırımı Filistin halkına uygulamaktadır.

İsrail devletinin bu tutumunu şiddetle kınıyoruz. Gerek tüm dünyada ve gerekse Ortadoğu‘da yaşayan tüm insanların Barışa, Kardeşliğe, Adalete, Eşitliğe ve Özgürlüğe olan ihtiyacı artık ertelenemez boyuttadır.

Ülkemizi yöneten AKP iktidarının İsrail tarafından yürütülen bu vahşi saldırı ve işlediği insanlık suçu karşısında takındığı tavır çelişkilerle dolu ve samimiyetten uzaktır.

Bugün ulusal basında Gazze‘yi bombalayan, kadınlar ve çocuklar dahil tüm Filistin Halkını yok etmeye çalışan İsrail Savaş Uçaklarının, Eğitim Uçuşlarını ve Tatbikatlarını Konya‘da yaptığı açıklıkla ifade edilmektedir.

AKP iktidarı, göstermelik protestolarının ötesinde, İsrail‘i kuşatan, tecrit eden ve saldırıyı durdurmaya zorlayan somut adımlar atmalıdır. İsrail‘le ortak yürütülen projeler, başta "Tank Modernizasyon Projesi" ve "İnsansız Hava Aracı: Heron" olmak üzere bütün projeler derhal durdurulmalıdır.

Siyasal iktidar bu ikiyüzlü tutumunu derhal terk etmelidir. Büyük Ortadoğu Projesinin Eş başkanlığını yaptığını ifade edenlerin, Gazze‘ye yönelik İsrail saldırılarının ardından hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır.

Bizler bu güne kadar; Antiemperyalist, Antikapitalist ve Antifaşist bir çizginin ve mücadelenin takipçisi olduk.

Biz Emekten Barıştan kardeşlikten yana olan Demokratik kitle örgütleri, Sendikalar, dernekler, siyasi partiler ve birer yurttaş olarak her zaman ve her yerde Savaşsız ve Sömürüsüz bir dünyada, tüm Halkların Eşit, Özgür ve Kardeşçe yaşamasını savunduk ve bu ilkeleri ilelebet savunmaya da devam edeceğiz.

Gerek ülkemizde ve gerekse dünyada yaşanan tüm sorunların; Eşit, Özgür, Demokratik ve Barışçıl yöntemlerle çözülmesini savunanlar olarak İsrail tarafından tüm dünyanın gözü önünde uygulanmaya devam edilen insanlık dışı saldırganlığa son verilmesi için Hükümeti İsrail‘e karşı tutum almaya çağırıyoruz.

AKP iktidarı, Türkiye‘nin tüm meydanlarından yükselen halkın sesine kulak vermeli ve İsrail ile Türkiye arasında imzalanmış bulunan tüm ikili anlaşmalar derhal iptal edilerek İsrail‘le Türkiye arasında olan Ekonomik, Siyasi ve Askeri tüm ilişkiler sona erdirilmelidir.

KOMİTE ADINA Mustafa AYAR-KESK Antalya Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü

KESK, DİSK, TÜRK-İŞ, TMMOB, 78‘liler, ÖDP, GENÇLİK MUHALEFETİ, EMEP, SOSYALİST PARTİ, DTP, HALK CEPHESİ, ESP, DHF, DİP GİRİŞİMİ, BARIŞ MECLİSİ

ODTÜ Gençlik Muhalefeti: Ferman da Bizim, Sokaklar da!


ODTÜ'de geçtiğimiz günlerde Gençlik Muhalefeti tarafından bir kampüs eylemi gerçekleştirildi. Krize, savaşa ve AKP'ye karşı akşam eyleminde buluşan öğrenciler attıkları sloganlar ve yaktıkları ABD-İsrail bayraklarıyla soğuk ODTÜ akşamını ısıttı. Resimler haberin devamındadır.

6 Ocak 2009 Salı

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN ÖNERDİĞİM İLK ŞEY SERVET VERGİSİ - H. KOZANOĞLU


»Öncelikle bize biraz Türkiye'de ve dünyada son yaşanan iktisadi gelişmeleri değerlendirir misiniz?

Aslında yaşanan sürpriz değil. Kriz değerlendirmelerinde genellikle deprem metaforu kullanılır. İstanbul'da deprem olması sürpriz değildir. Bütün uzmanlar depremi öngörür ama depremin ne zaman olacağını ve şiddetinin ne kadar olacağını kestiremez. Kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden dolayı kriz yaşayacağını öngörmek de biraz bu deprem meselesine benzer. Marksist iktisatçılar, Krugman, Stiglitz gibi düzen içi çözüm önerileri sunan iktisatçılar da kapitalizmin bir krizle karşı karşıya kalacağını öngörüyorlardı zaten. Yalnızca zamanlamasını kestiremiyorlardı. Çünkü sermaye aşırı birikim nedeniyle finans alanına kaymıştı. Sermaye finans sektöründe; bir değer yaratmayan, paradan para kazanan faaliyetlerde yoğunlaşmıştı. En kârlı alan finanstı. Mesela son yıllarda toplam kârların ABD'de yüzde 40'ını finans sektörü oluşturuyordu. Finans sektörünün GSHM içindeki payı gittikçe artıyordu. Gelir ve servetin en üst tabakalarda toplanmasını finans sektörü gerçekleştiriyordu. Örneğin ABD'de en zengin yüzde 1 GSHM'nin yüzde 14'ünü alıyor ve son 10 yılda en yüksek gelir düzeyindeki yüzde 20'nin geliri yüzde 40 artarken, gelirden en az pay alan yüzde 20 ‘nin geliri ise azalıyordu. Ama öte taraftan finans sektörü de reel ekonominin krizinin ertelenmesini sağlamıştı.

»Hocam, finans sektörü sistemin krizini ertelemekte nasıl bir işlev gördü?

Birincisi kredi kartları, tüketici kredileri, insanlara gelirlerinin ötesinde bir yaşam sürdürmelerine olanak sağlayan harcama yapma imkânı sundu. Bu sayede mal ve hizmetlere insanlar alım gücünün ötesinde bir talepte bulundu yani bastırılmış talep etkin talebe dönüştü. İkincisi belki daha da önemli boyutu özellikle likidite bollaşması nedeniyle faiz oranlarının düşmesi varlık fiyatlarını artırdı. Özellikle Batı toplumlarında alt ve orta gelir düzeylerindeki insanların en büyük yatırımları evleridir. Ev fiyatları yükseldikçe, insanlar genellikle Mortgage denilen konut kredileriyle aldıkları evlerin değerlerinin yükseldiğini gördükçe, zenginleştikleri yanılsamasına kapıldı. Ve mevcut gelirlerinden daha fazla harcamaya başladılar. Yaşama ilişkin güvenleri arttı. Diğer taraftan tüm finansal varlıkların fiyatı şişti. Mesela ABD'de insanların doğrudan veya dolaylı olarak bir kesimin borsada yatırımı vardır. Borsanın yükselmesi de aynı şekilde insanlarda bu refah etkisini pekiştirdi. Borsadaki portföylerin değerleri artınca insanlar kendilerini daha zengin hissetti. Gittikçe gelirlerinin ötesinde harcama olanağına kavuştular. Bu olgu belki çok daha önce patlayacak krizi bugünlere kadar erteledi ama krizin daha da şiddetli olarak su yüzüne çıkmasına neden oldu. Krizin belirtileri her yerde vardı.

»Ne gibi belirtiler?


ABD sürekli cari açık ve bütçe açığı veriyordu. Bu açık bir ölçüde Asya'daki özellikle Çin ve Japonya'daki rezerv fazlasıyla finanse edildi. Yani tek tek insanlar gelirlerinin ötesinde harcarken ABD gibi İngiltere gibi ülkeler de kendi güçlerinin ötesinde harcama yapıyor, kendi tasarruflarının ötesinde yatırım yapıyordu. Bu dengesizlik de kendisini cari işlemler açığıyla gösteriyordu. Ve bu anlamda geriye baktığımızda ortaya çıkan krizin çok da sürpriz olmadığını söylemek mümkün.

»Hocam peki tüketiciler açısından baktığımızda herhalde bu kriz rüya döneminin sonunu getirdi...

Evet, sonunu getirdi. Gelirleri düşünce, kriz ortamı nedeniyle insanların umutları özlemleri kırılınca, geleceğe yönelik iyimserlikleri azalınca, bu sefer diledikleri gibi harcayamayacaklar. İşsiz kalanların zaten harcama güçleri sınırlanacak. İşini kaybetmeyenler de belki yarın işsiz kalırım diyerek harcamaktan çekinecek. Bir de şimdi zemberek tersine dönmeye başladı. Borsa düştü. Evlerini kaybetmeyenler evlerinin değerinin düştüğünü görüyor. Refah etkisi artık tersine dönüyor. İnsanların geleceğe yönelik karamsarlıkları, umutsuzlukları gittikçe artıyor. Bu durum insanların harcama, yatırım yapma konusundaki isteklerini kırıyor ve ekonomik durgunluğun şiddetini daha da artırıyor.

»Tüketicilere güven telkin edilirse sistem daha rahat işleyebilir mi? Güven sorununun çözülmesi sistemin sağlıklı işleyişini sağlayabilecek bir unsur mu?

Tabii ki sistemin sağlıklı işleyebilmesine ilişkin reçeteler önermek bize düşmez. Ben tam tersinin konuşulduğunu düşünüyorum.

»Joseph Stiglitz bir yazısında "sağın serbestleştirme mantrası (Sanskritçe dini hece veya şiir) tek kelimeyle yanlıştı ve şimdi bunun bedeli ödeniyor" diyor. Gerçekten bugün ödediğimiz bedel serbestleşmenin bir faturası mı?

Serbestleştirmenin birkaç boyutu var. Bir tanesi özelleştirme, bir diğeri de deregülasyon. Yani kamu bütçesinin azaltılması, kamunun düzenleyici rolünün ortadan kaldırılması yoluyla ekonomik etkinliğin artacağı varsayılıyordu. Bu anlamıyla, neo-liberalizmin ciddi bir yenilgiye uğradığını görüyoruz.»Neo-liberalizm miti vurguladığınız üzere büyük oranda sarsıldı.

Neo-liberalizmin, piyasa ekonomisi, piyasa toplumu anlayışını eleştirenler ideolojik hegemonyayı ele geçirmek için ciddi bir avantaj kazandı. İşin ideolojik boyutu böyle... Ama neo-liberalizmin inandırıcılığının azalmasının, geniş emekçi kitleler lehine sonuç vereceğini söylemek henüz mümkün değil.

»Bazı yazarlar Türkiye'de döviz kurunun yükselişe geçmesiyle yabancıların ülkeyi terk etmesi arasında bir bağlantı olmadığını öne sürüyor. Buna göre Türkiye'de döviz kuru olması gerekenden zaten daha düşüktü. Hakikaten de Big Mac endeksine ve Merkez Bankası'nın hazırladığı TÜFE esaslı reel döviz kuru endeksine göre döviz kuru daha yüksek olmalıydı. Peki, döviz kuru o zaman neden yükselişe geçti?

Ben bu tespite katılmıyorum. Tasarruf ve yatırım arasında ciddi farkları bulunan, cari açığı yüksek bir ülkenin, kriz ortamında dengeleri koruyamayacağını gören gerek borsada yatırımı gerek hazine bonolarında yatırımı olan yabancı sermaye ülkeyi terk etme yoluna girdi ve döviz kuru yükseldi. Döviz talebini tetikleyen, kurları yükselten esas olarak bu mekanizmadır. Türkiye'deki yerel yatırımcıların döviz talebi çok fazla değildir. Tam tersine döviz kuru sıçradıkça döviz mevduat hesaplarında azalma meydana gelir. Bu bakımdan döviz kurunun sıçraması büyük oranda yabancı sermayenin çıkışıyla ilgilidir.

»Kriz dolayısıyla alınan önlemlere baktığımızda patronları korumaya yönelik önlemlerin alındığı göze çarpmakta. Emekçilerin krizden olumsuz etkilenmelerini gidermek için hiçbir önlem yok. Baştan baktığımızda bu krizin faturasını da daha önceki krizlerde olduğu üzere emekçilere mi ödetilecek?

Son günlerde IMF ile anlaşma yapılması gündemde. Dikkat edilirse özellikle büyük sermaye temsilcileri bu anlaşmayı çok zorluyor. 2001 krizinden beri kamu bütçesi önemli ölçüde disipline edildi. Bugün kamunun dış borçları çok fazla alarm verecek düzeyde değil. 2001' den beri kamunun dış borçlarında çok az bir artış meydana geldi. Özel kesimin borçlarında ise 2001 yılından bu yana 42 milyar dolardan 190 milyar dolara varan bir yükseliş söz konusu. Döviz kurundaki yükseliş düşünüldüğünde özel kesimin borçlarını ödemesi mümkün görünmüyor. İşte sermaye çevrelerinin IMF anlaşmasını gündeme getirmesinin arka planında; IMF'nin bu borcun kefaletini üstlenmesi talebi yatmaktadır. Hükümetin IMF anlaşmasına ayak diremesinin nedeni ise yerel seçim öncesi manevra kabiliyetini artırmak istemesidir. IMF'nin ise krizin faturasını geniş emekçi kesimlere ödeteceğini bilmek ve gerektiğinde karşı çıkmak gerekiyor. Bu anlamda krizin faturasını emekçiler değil zenginler ödesin türünden bir slogan doğru olmakla birlikte bu sloganın içinin doldurulması gerekiyor. Artık emekten yana, demokratik planlamaya dayanan, kolektif yapılara ve kamu mülkiyetine önem veren anlayışla ekonomiyi yönetmek gerekir.

»Hükümetin IMF ile anlaşma noktasında ayak diremesinin nedeni sadece seçim yatırımı mı yoksa sermaye içi çatışmaların da etkisi var mı?


Sermaye içi çatışmaların da bu ayak direme üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü özel kesimin en borçlu dilimini TÜSİAD'a yakın kesimler teşkil ediyor. 2007 seçiminden itibaren bu kesimler ile hükümet arasında bir gerginlik göze çarpmakta. Fakat bu gerginliğin çok ciddi bir çatışma ya da kopuşla sonuçlandırılacağı kanaatinde değilim, uzlaşma noktaları bulabileceklerini düşünüyorum. Ama TÜSİAD AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı büyük oy oranıyla, toplumda tek söz sahibi olmasından ve sermaye karşısında manevra yeteneğinin artmasından da rahatsız oluyor. Sonunda büyük medya, büyük sermaye ile hükümet arasında zoraki bir uzlaşma sağlanabileceğini düşünüyorum.

»Kimi yorumlarda ihracata dayalı kalkınma modeli olan itikadın sarsıldığı görülüyor. Türkiye açısından baktığımızda dünyada yaşanan son gelişmelerle birlikte bu model gerçekten tıkandı mı?

Türkiye 94, 98, 2001 krizlerinde, krizi iç pazarı daraltarak, üretim tabanını ihracata yönlendirerek aşmayı denedi hep. Bu bir anlamda bir refleks oluşturdu. Ama bugün bütün dünyada ciddi bir kriz yaşanırken, böyle bir seçenek pek de olası görünmüyor. Türkiye'nin ihracat pazarları da zaten ekonomik kriz gerçeğiyle boğuşmakta. Söz gelimi Türkiye'nin ihracatında ağırlıklı bir yeri bulunan Almanya ve Rusya pazarlarında ciddi bir daralma söz konusu. Öte taraftan Türkiye'nin özellikle ihracatını yoğunlaştırdığı hazır giyim, otomotiv dünyada krizin en şiddetli yaşandığı sektörler. Bu yüzden Türkiye burjuvazisi de bu krizden en az zararla çıkmayı amaçlıyorsa kendi yurttaşlarının alım gücünü artıran bir şekilde krizi aşmayı denerse krizin yarattığı tahribat daha az olur. Mesela Çin bu yöntemi deniyor. Bugün 600 milyar dolar civarında bir kriz paketi açıkladı.

»İhracatın rotasını Körfez ülkelerine, Afrika ülkelerine çevirerek krizin fırsata dönüştürülebileceği iddia ediliyor. Sizce böyle bir zemin var mı?


Tek tek başarı öyküleri çıkabilir fakat krizin bu yolla aşılabilmesi mümkün değil. Çünkü petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte körfez ülkelerinde ciddi gelir kayıpları yaşanacak, ekonomileri ciddi durgunluğa girecek, kamuda önemli bir yer tutan petrol yatırımları askıya alınabilecek. Afrika ülkelerinin de alım güçlerinin ne kadar sınırlı olduğunu biliyoruz. Afrika'daki nispi rahatlamanın nedeni emtia fiyatlarındaki artıştı. Fakat yılbaşından bu güne emtia fiyatları % 40'lara varan bir düşüş yaşadı. Bu nedenle buralardan makro anlamda bir çıkış beklenmemeli. Tek tek başarı öyküleri medyaya yansıyabilir fakat genel anlamda bir başarı beklenmemelidir diye düşünüyorum



»Liberal iktisatçılar genellikle yanlış iktisadi kararların krize yol açtığı yönünde bir önermeyi ön plana çıkarıyor. Sözgelimi ABD bankacılık otoritesinin, bankaların mali yapılarının ötesinde risk almalarına göz yumarak krize sebep olduğunu öne sürüyorlar. Siz bu yorumlara nasıl yaklaşıyorsunuz?

Sistem içi iktisatçılar daima bu tür nedenler bulurlar. Finansçıların açgözlü, aşırı hırslarının ekonomiyi krize sürüklediği şeklinde yorumlar var. Finans sistemi mal ve hizmet üretiminden bağımsız olmadığı gibi finansçılar da tek tek kişi olarak bundan kopuk değiller. İmalat sanayii içinde bulunanlar da, finansla iç içe geçmiş durumda. Zaten neo-liberalizmin kendisi açgözlülüğü yeniden üreten bir anlayış.

»Peki, son olarak nasıl bir çözüm önerirsiniz?


Faturayı zenginler ödesin şeklindeki bir slogan doğrudur. Geçmişin zihniyetini teşhir etmek bakımından doğrudur. Bildiğiniz üzere neo-liberalizmin babası Özal'ın "ben zenginleri severim" şeklinde meşhur sözü vardır. Türkiye'nin son 25 yılına işte bu sözün temsil ettiği bir zihniyet damgasını vurdu. Yani zenginleri destekleyelim onlar ancak toplumun yüzünü güldürür, zenginde pişer fakire de düşer anlayışıyla bugüne kadar gelindi. Bunun bir çıkmaz yol olduğu görülmelidir artık. Türkiye'nin hem bir yandan 12 Eylül'ün darbeci zihniyetiyle, hem de 12 Eylül'ün zenginleri kollayan liberal iktisat politikalarıyla hesaplaşması gerekir. Krizin faturasını zenginler ödesin sloganının içini gerçekten zenginler ödeyecek şekilde doldurmak gerekir.

»Somut olarak…

Somut olarak bir servet vergisi öneriyorum. Türkiye'de özellikle bu finansallaştırmadan, 1994'ten beri TL cinsinden kamuya borç verenler başta olmak üzere paradan para kazananlar büyük bir servet biriktirdi. Kaynak nerede sorusuna da, kaynak gelir dağılımındaki adaletsizlikte yanıtını vererek, servet vergisini ön plana çıkarmak gerekir. Türkiye gibi ülkelerin dış borçlarının yeniden yapılandırılması ve yoksul ülkelerin dış borçlarının silinmesi talep edilmelidir. Bu tip somut talepleri içermeyen, zenginler ödesin türünden bir sloganın çok karşılığı yok açıkçası. Artık neo-liberalizmin, kapitalizmin ciddi bir bunalım dönemine girdiği düşünülürse, kapitalizmi çok radikal bir biçimde eleştiren, radikal tepkilerden, radikal taleplerden çekinmeyen bir anlayış gerekir. Nasıl ki, sosyalizm 1989'dan itibaren bunalıma girdiyse, bugün de kapitalizmin inandırıcılığının azaldığı bir dönemde sosyalizmin devrim anlayışının, toplumun dengelerini yoksullardan, ezilenlerden yana değiştirme anlayışının yeniden vücut bulduğu, geniş kitlelerin eyleme geçme konusunda ciddi cesaret kazandığı bir dönem olmalıdır ve bence olacaktır. Bunu anlayanlar, bu strateji üzerinden geleceğini kuran siyasi partiler, sendikalar… bu dönemden güçlenerek çıkacaklar.

Fatsa Belgeseli (Herkes İzlesin Diye..)