6 Ocak 2009 Salı

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN ÖNERDİĞİM İLK ŞEY SERVET VERGİSİ - H. KOZANOĞLU


»Öncelikle bize biraz Türkiye'de ve dünyada son yaşanan iktisadi gelişmeleri değerlendirir misiniz?

Aslında yaşanan sürpriz değil. Kriz değerlendirmelerinde genellikle deprem metaforu kullanılır. İstanbul'da deprem olması sürpriz değildir. Bütün uzmanlar depremi öngörür ama depremin ne zaman olacağını ve şiddetinin ne kadar olacağını kestiremez. Kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden dolayı kriz yaşayacağını öngörmek de biraz bu deprem meselesine benzer. Marksist iktisatçılar, Krugman, Stiglitz gibi düzen içi çözüm önerileri sunan iktisatçılar da kapitalizmin bir krizle karşı karşıya kalacağını öngörüyorlardı zaten. Yalnızca zamanlamasını kestiremiyorlardı. Çünkü sermaye aşırı birikim nedeniyle finans alanına kaymıştı. Sermaye finans sektöründe; bir değer yaratmayan, paradan para kazanan faaliyetlerde yoğunlaşmıştı. En kârlı alan finanstı. Mesela son yıllarda toplam kârların ABD'de yüzde 40'ını finans sektörü oluşturuyordu. Finans sektörünün GSHM içindeki payı gittikçe artıyordu. Gelir ve servetin en üst tabakalarda toplanmasını finans sektörü gerçekleştiriyordu. Örneğin ABD'de en zengin yüzde 1 GSHM'nin yüzde 14'ünü alıyor ve son 10 yılda en yüksek gelir düzeyindeki yüzde 20'nin geliri yüzde 40 artarken, gelirden en az pay alan yüzde 20 ‘nin geliri ise azalıyordu. Ama öte taraftan finans sektörü de reel ekonominin krizinin ertelenmesini sağlamıştı.

»Hocam, finans sektörü sistemin krizini ertelemekte nasıl bir işlev gördü?

Birincisi kredi kartları, tüketici kredileri, insanlara gelirlerinin ötesinde bir yaşam sürdürmelerine olanak sağlayan harcama yapma imkânı sundu. Bu sayede mal ve hizmetlere insanlar alım gücünün ötesinde bir talepte bulundu yani bastırılmış talep etkin talebe dönüştü. İkincisi belki daha da önemli boyutu özellikle likidite bollaşması nedeniyle faiz oranlarının düşmesi varlık fiyatlarını artırdı. Özellikle Batı toplumlarında alt ve orta gelir düzeylerindeki insanların en büyük yatırımları evleridir. Ev fiyatları yükseldikçe, insanlar genellikle Mortgage denilen konut kredileriyle aldıkları evlerin değerlerinin yükseldiğini gördükçe, zenginleştikleri yanılsamasına kapıldı. Ve mevcut gelirlerinden daha fazla harcamaya başladılar. Yaşama ilişkin güvenleri arttı. Diğer taraftan tüm finansal varlıkların fiyatı şişti. Mesela ABD'de insanların doğrudan veya dolaylı olarak bir kesimin borsada yatırımı vardır. Borsanın yükselmesi de aynı şekilde insanlarda bu refah etkisini pekiştirdi. Borsadaki portföylerin değerleri artınca insanlar kendilerini daha zengin hissetti. Gittikçe gelirlerinin ötesinde harcama olanağına kavuştular. Bu olgu belki çok daha önce patlayacak krizi bugünlere kadar erteledi ama krizin daha da şiddetli olarak su yüzüne çıkmasına neden oldu. Krizin belirtileri her yerde vardı.

»Ne gibi belirtiler?


ABD sürekli cari açık ve bütçe açığı veriyordu. Bu açık bir ölçüde Asya'daki özellikle Çin ve Japonya'daki rezerv fazlasıyla finanse edildi. Yani tek tek insanlar gelirlerinin ötesinde harcarken ABD gibi İngiltere gibi ülkeler de kendi güçlerinin ötesinde harcama yapıyor, kendi tasarruflarının ötesinde yatırım yapıyordu. Bu dengesizlik de kendisini cari işlemler açığıyla gösteriyordu. Ve bu anlamda geriye baktığımızda ortaya çıkan krizin çok da sürpriz olmadığını söylemek mümkün.

»Hocam peki tüketiciler açısından baktığımızda herhalde bu kriz rüya döneminin sonunu getirdi...

Evet, sonunu getirdi. Gelirleri düşünce, kriz ortamı nedeniyle insanların umutları özlemleri kırılınca, geleceğe yönelik iyimserlikleri azalınca, bu sefer diledikleri gibi harcayamayacaklar. İşsiz kalanların zaten harcama güçleri sınırlanacak. İşini kaybetmeyenler de belki yarın işsiz kalırım diyerek harcamaktan çekinecek. Bir de şimdi zemberek tersine dönmeye başladı. Borsa düştü. Evlerini kaybetmeyenler evlerinin değerinin düştüğünü görüyor. Refah etkisi artık tersine dönüyor. İnsanların geleceğe yönelik karamsarlıkları, umutsuzlukları gittikçe artıyor. Bu durum insanların harcama, yatırım yapma konusundaki isteklerini kırıyor ve ekonomik durgunluğun şiddetini daha da artırıyor.

»Tüketicilere güven telkin edilirse sistem daha rahat işleyebilir mi? Güven sorununun çözülmesi sistemin sağlıklı işleyişini sağlayabilecek bir unsur mu?

Tabii ki sistemin sağlıklı işleyebilmesine ilişkin reçeteler önermek bize düşmez. Ben tam tersinin konuşulduğunu düşünüyorum.

»Joseph Stiglitz bir yazısında "sağın serbestleştirme mantrası (Sanskritçe dini hece veya şiir) tek kelimeyle yanlıştı ve şimdi bunun bedeli ödeniyor" diyor. Gerçekten bugün ödediğimiz bedel serbestleşmenin bir faturası mı?

Serbestleştirmenin birkaç boyutu var. Bir tanesi özelleştirme, bir diğeri de deregülasyon. Yani kamu bütçesinin azaltılması, kamunun düzenleyici rolünün ortadan kaldırılması yoluyla ekonomik etkinliğin artacağı varsayılıyordu. Bu anlamıyla, neo-liberalizmin ciddi bir yenilgiye uğradığını görüyoruz.»Neo-liberalizm miti vurguladığınız üzere büyük oranda sarsıldı.

Neo-liberalizmin, piyasa ekonomisi, piyasa toplumu anlayışını eleştirenler ideolojik hegemonyayı ele geçirmek için ciddi bir avantaj kazandı. İşin ideolojik boyutu böyle... Ama neo-liberalizmin inandırıcılığının azalmasının, geniş emekçi kitleler lehine sonuç vereceğini söylemek henüz mümkün değil.

»Bazı yazarlar Türkiye'de döviz kurunun yükselişe geçmesiyle yabancıların ülkeyi terk etmesi arasında bir bağlantı olmadığını öne sürüyor. Buna göre Türkiye'de döviz kuru olması gerekenden zaten daha düşüktü. Hakikaten de Big Mac endeksine ve Merkez Bankası'nın hazırladığı TÜFE esaslı reel döviz kuru endeksine göre döviz kuru daha yüksek olmalıydı. Peki, döviz kuru o zaman neden yükselişe geçti?

Ben bu tespite katılmıyorum. Tasarruf ve yatırım arasında ciddi farkları bulunan, cari açığı yüksek bir ülkenin, kriz ortamında dengeleri koruyamayacağını gören gerek borsada yatırımı gerek hazine bonolarında yatırımı olan yabancı sermaye ülkeyi terk etme yoluna girdi ve döviz kuru yükseldi. Döviz talebini tetikleyen, kurları yükselten esas olarak bu mekanizmadır. Türkiye'deki yerel yatırımcıların döviz talebi çok fazla değildir. Tam tersine döviz kuru sıçradıkça döviz mevduat hesaplarında azalma meydana gelir. Bu bakımdan döviz kurunun sıçraması büyük oranda yabancı sermayenin çıkışıyla ilgilidir.

»Kriz dolayısıyla alınan önlemlere baktığımızda patronları korumaya yönelik önlemlerin alındığı göze çarpmakta. Emekçilerin krizden olumsuz etkilenmelerini gidermek için hiçbir önlem yok. Baştan baktığımızda bu krizin faturasını da daha önceki krizlerde olduğu üzere emekçilere mi ödetilecek?

Son günlerde IMF ile anlaşma yapılması gündemde. Dikkat edilirse özellikle büyük sermaye temsilcileri bu anlaşmayı çok zorluyor. 2001 krizinden beri kamu bütçesi önemli ölçüde disipline edildi. Bugün kamunun dış borçları çok fazla alarm verecek düzeyde değil. 2001' den beri kamunun dış borçlarında çok az bir artış meydana geldi. Özel kesimin borçlarında ise 2001 yılından bu yana 42 milyar dolardan 190 milyar dolara varan bir yükseliş söz konusu. Döviz kurundaki yükseliş düşünüldüğünde özel kesimin borçlarını ödemesi mümkün görünmüyor. İşte sermaye çevrelerinin IMF anlaşmasını gündeme getirmesinin arka planında; IMF'nin bu borcun kefaletini üstlenmesi talebi yatmaktadır. Hükümetin IMF anlaşmasına ayak diremesinin nedeni ise yerel seçim öncesi manevra kabiliyetini artırmak istemesidir. IMF'nin ise krizin faturasını geniş emekçi kesimlere ödeteceğini bilmek ve gerektiğinde karşı çıkmak gerekiyor. Bu anlamda krizin faturasını emekçiler değil zenginler ödesin türünden bir slogan doğru olmakla birlikte bu sloganın içinin doldurulması gerekiyor. Artık emekten yana, demokratik planlamaya dayanan, kolektif yapılara ve kamu mülkiyetine önem veren anlayışla ekonomiyi yönetmek gerekir.

»Hükümetin IMF ile anlaşma noktasında ayak diremesinin nedeni sadece seçim yatırımı mı yoksa sermaye içi çatışmaların da etkisi var mı?


Sermaye içi çatışmaların da bu ayak direme üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü özel kesimin en borçlu dilimini TÜSİAD'a yakın kesimler teşkil ediyor. 2007 seçiminden itibaren bu kesimler ile hükümet arasında bir gerginlik göze çarpmakta. Fakat bu gerginliğin çok ciddi bir çatışma ya da kopuşla sonuçlandırılacağı kanaatinde değilim, uzlaşma noktaları bulabileceklerini düşünüyorum. Ama TÜSİAD AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı büyük oy oranıyla, toplumda tek söz sahibi olmasından ve sermaye karşısında manevra yeteneğinin artmasından da rahatsız oluyor. Sonunda büyük medya, büyük sermaye ile hükümet arasında zoraki bir uzlaşma sağlanabileceğini düşünüyorum.

»Kimi yorumlarda ihracata dayalı kalkınma modeli olan itikadın sarsıldığı görülüyor. Türkiye açısından baktığımızda dünyada yaşanan son gelişmelerle birlikte bu model gerçekten tıkandı mı?

Türkiye 94, 98, 2001 krizlerinde, krizi iç pazarı daraltarak, üretim tabanını ihracata yönlendirerek aşmayı denedi hep. Bu bir anlamda bir refleks oluşturdu. Ama bugün bütün dünyada ciddi bir kriz yaşanırken, böyle bir seçenek pek de olası görünmüyor. Türkiye'nin ihracat pazarları da zaten ekonomik kriz gerçeğiyle boğuşmakta. Söz gelimi Türkiye'nin ihracatında ağırlıklı bir yeri bulunan Almanya ve Rusya pazarlarında ciddi bir daralma söz konusu. Öte taraftan Türkiye'nin özellikle ihracatını yoğunlaştırdığı hazır giyim, otomotiv dünyada krizin en şiddetli yaşandığı sektörler. Bu yüzden Türkiye burjuvazisi de bu krizden en az zararla çıkmayı amaçlıyorsa kendi yurttaşlarının alım gücünü artıran bir şekilde krizi aşmayı denerse krizin yarattığı tahribat daha az olur. Mesela Çin bu yöntemi deniyor. Bugün 600 milyar dolar civarında bir kriz paketi açıkladı.

»İhracatın rotasını Körfez ülkelerine, Afrika ülkelerine çevirerek krizin fırsata dönüştürülebileceği iddia ediliyor. Sizce böyle bir zemin var mı?


Tek tek başarı öyküleri çıkabilir fakat krizin bu yolla aşılabilmesi mümkün değil. Çünkü petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte körfez ülkelerinde ciddi gelir kayıpları yaşanacak, ekonomileri ciddi durgunluğa girecek, kamuda önemli bir yer tutan petrol yatırımları askıya alınabilecek. Afrika ülkelerinin de alım güçlerinin ne kadar sınırlı olduğunu biliyoruz. Afrika'daki nispi rahatlamanın nedeni emtia fiyatlarındaki artıştı. Fakat yılbaşından bu güne emtia fiyatları % 40'lara varan bir düşüş yaşadı. Bu nedenle buralardan makro anlamda bir çıkış beklenmemeli. Tek tek başarı öyküleri medyaya yansıyabilir fakat genel anlamda bir başarı beklenmemelidir diye düşünüyorum



»Liberal iktisatçılar genellikle yanlış iktisadi kararların krize yol açtığı yönünde bir önermeyi ön plana çıkarıyor. Sözgelimi ABD bankacılık otoritesinin, bankaların mali yapılarının ötesinde risk almalarına göz yumarak krize sebep olduğunu öne sürüyorlar. Siz bu yorumlara nasıl yaklaşıyorsunuz?

Sistem içi iktisatçılar daima bu tür nedenler bulurlar. Finansçıların açgözlü, aşırı hırslarının ekonomiyi krize sürüklediği şeklinde yorumlar var. Finans sistemi mal ve hizmet üretiminden bağımsız olmadığı gibi finansçılar da tek tek kişi olarak bundan kopuk değiller. İmalat sanayii içinde bulunanlar da, finansla iç içe geçmiş durumda. Zaten neo-liberalizmin kendisi açgözlülüğü yeniden üreten bir anlayış.

»Peki, son olarak nasıl bir çözüm önerirsiniz?


Faturayı zenginler ödesin şeklindeki bir slogan doğrudur. Geçmişin zihniyetini teşhir etmek bakımından doğrudur. Bildiğiniz üzere neo-liberalizmin babası Özal'ın "ben zenginleri severim" şeklinde meşhur sözü vardır. Türkiye'nin son 25 yılına işte bu sözün temsil ettiği bir zihniyet damgasını vurdu. Yani zenginleri destekleyelim onlar ancak toplumun yüzünü güldürür, zenginde pişer fakire de düşer anlayışıyla bugüne kadar gelindi. Bunun bir çıkmaz yol olduğu görülmelidir artık. Türkiye'nin hem bir yandan 12 Eylül'ün darbeci zihniyetiyle, hem de 12 Eylül'ün zenginleri kollayan liberal iktisat politikalarıyla hesaplaşması gerekir. Krizin faturasını zenginler ödesin sloganının içini gerçekten zenginler ödeyecek şekilde doldurmak gerekir.

»Somut olarak…

Somut olarak bir servet vergisi öneriyorum. Türkiye'de özellikle bu finansallaştırmadan, 1994'ten beri TL cinsinden kamuya borç verenler başta olmak üzere paradan para kazananlar büyük bir servet biriktirdi. Kaynak nerede sorusuna da, kaynak gelir dağılımındaki adaletsizlikte yanıtını vererek, servet vergisini ön plana çıkarmak gerekir. Türkiye gibi ülkelerin dış borçlarının yeniden yapılandırılması ve yoksul ülkelerin dış borçlarının silinmesi talep edilmelidir. Bu tip somut talepleri içermeyen, zenginler ödesin türünden bir sloganın çok karşılığı yok açıkçası. Artık neo-liberalizmin, kapitalizmin ciddi bir bunalım dönemine girdiği düşünülürse, kapitalizmi çok radikal bir biçimde eleştiren, radikal tepkilerden, radikal taleplerden çekinmeyen bir anlayış gerekir. Nasıl ki, sosyalizm 1989'dan itibaren bunalıma girdiyse, bugün de kapitalizmin inandırıcılığının azaldığı bir dönemde sosyalizmin devrim anlayışının, toplumun dengelerini yoksullardan, ezilenlerden yana değiştirme anlayışının yeniden vücut bulduğu, geniş kitlelerin eyleme geçme konusunda ciddi cesaret kazandığı bir dönem olmalıdır ve bence olacaktır. Bunu anlayanlar, bu strateji üzerinden geleceğini kuran siyasi partiler, sendikalar… bu dönemden güçlenerek çıkacaklar.

Fatsa Belgeseli (Herkes İzlesin Diye..)